[Sundance 2012] En iyi 20

2012’nin Sundance ödülleri verildi bile! “Artık sıra bize geldi” diyen New York Magazine’in yazarları Kyle Buchanan, Bilge Ebiri, Mina Hochberg ve Jada Yuan ise en iyi 20 filmi seçmiş. Heyecanla bekleyip bizim de sıramız gelsin diyoruz.

Sayılara tıklayarak, filmler hakkında bilgi alabilirsiniz:


The Surrogate


Özetle, American Pie devam filmi gibi duruyor: 30’larının ortasında engelli bir yazar (John Hawkes), kendisini uzun süren bakirliğinden kurtarması için bir seks vasisi tutar (Helen Hunt). Pek güzel, bu uyumlu, mütevazı küçük film, hikayeyi çok güzel işlemiş. Hawkes ve Hunt muhteşemler. Hunt’un film boyunca cesurca kamera karşısındaki çıplaklığı ile film sizi, seksin mutluluğuna yükseltiyor. Sanki “Savage Love” burada hayat bulmuş gibi…

Durum: Fox Searchlight 6 milyon dolara satın aldı, festivalin en pahalı satışı oldu.


Room 237


Stanley Kubrick’in “The Shining”i Kızılderili katliamıyla mı ilgilidir ya da soykırımıyla mı? Ve yahut Kubrick’in aya inişi taklidinin bir itirafı mıdır? Rodney Ascher’ın Kubrick’in çığır açıcı filmiyle ilgili -bazıları mantıklı, bazıları kaçık- takıntılı hayran teorileri arasında yaptığı bu yolculuk, film sevgisine coşkulu bir övgü. Genelde The Shining kareleri üzerinden anlatılan –çoğu manipüle edilmiş- komik ve çarpıcı, kesinlikle film tutkunları için görülmesi gereken bir film.

Durum: Dağıtımı daha yapılmadı, ve bütün kareler temizlenmesi gereken bir canavara dönüşebilir. Ama bu festivalin en çok çarpan filmlerinden olduğundan, daha bir çok festivalde görmeye hazırlıklı olmalıyız.


For a Good Time, Call...


Bu hafif komedi evlerinde bir telefondan seks hattı kuran iki parasız, uyumsuz ev arkadaşıyla ilgili –onlar artık gergin Lauren (Seth Rogen’ın karısı tarafından canlandırılıyor, Lauren Anne Miller, aynı zamanda yardımcı senarist) ve fışkın Katie (Ari Gaynor) – cinsellikten çok kadın arkadaşlıklarının karmaşıklığı ile ilgili. Yine de, bolca dildo esprisi mevcut.

Durum: Focus Features’a 2 milyon dolara satıldı.


Beasts of the Southern Wind


Bu müthiş çekilmiş film ise festivalin sürprizi, küçük Hushpuppy’nin (Quevenzhane Wallis) suya batmış şehrinin üzerinden geçerken büyümeyi ve güçlü olmayı öğrenme hikayesini takip eden düzensiz (episodik) bir macera. Sonu mükemmel olan bu filmden büyük şeyler bekleyin: Eğer doğru değerlendirilse, En İyi Film adayı bile olabilir.

Durum: Fox Searchlight’a satıldı.


Searching for Sugar Man


Anti-ayrımcı hareketin tam ortasında, 70’lerden Detroit’li rock’çı Rodriguez’in bir albümü Güney Afrika’ya yayılır ve ulusal mücadele için bir sountrack haline gelir. Amerika’da ise Rodriguez’in, başka bir kıtada en az Elvis veya Beatles kadar ünlü olduğundan ise haberi yoktur. Hatta Rodriguez, Güney Afrika’daki hayranlarının onun hakkında bildiği tek şeyin kendisini ikinci albümünün başarısızlığından dolayı sahnede öldürdüğü olduğundan da habersizdir. Bu geneli memnun eden, rock’nroll polisiye hikaye, iki hayranın bu kayıp kahramanın izlerini ona gerçekten ne olduğunu bulmak için takip etmelerinden oluşuyor. Buldukları şey ise hem çarpıcı, hem de iç burkucu.

Durum: Sony Pictures Classics’e satıldı.


Save the Date


Bir kız kardeş (Alison Brie) düğün hazırlıkları yaparken, diğer kız kardeş (Lizzy Caplan) ise iyice ciddiye binen ilişkisi rocker sevgilisinden ayrılarak; eski ilişkisinin etkisinde olup olmadığı anlaşılmayan bir adamla tanışır. Teslimiyet ve kalp kırıklıklarının hakim olduğu dikenli dünyada, komik ve büyülü bir takım olaylar birbirini takip eder.

Durum: Daha dağıtılmadı.

f

The Queen of Versailles


Fotoğrafçı Lauren Greenfield, Kuzey Amerika’nın en büyük tek aile evini yaptıran bilyonerlerJackie ve David Siegel’in fotoğraflarını Orlando’da 90.000 metrekarelik ve Versailles sarayından modellenmiş evlerinde çekmeye başlar. Ekonomik sarsıntıdan sonra ailenin evi bitirecek ve Westgate Resorts hükümdarlıklarını sürdürecek durumu kalmadıktan sonra da Lauren’ın onları çekmesine izin verirler. Jackie’nin kiralık araba dükkanına hayatında ilk kez gidip, şoförünün adını sorduğu zaman, bu iki bilyonerin sıcak, insani tarafları ortaya çıkar.

Durum: Magnolia Pictures’a satıldı.


Keep the Lights On


Queer sineması gerçekten o ani çöküşünden kurtuldu mu? Geçen senenin Weekend filmi iyi karşılanmıştı, şimdi ise Ira Sachs, Keep the Lights On filmiyle iki New York’lu adamın dokuz senelik, çalkantılı ilişkisine duygulu bir bakış getiriyor. Cinsellik, uyuşturucu ve aşkı ele alışı ise çok gerçekçi.

Durum: Daha dağıtılmadı.


The House I Live In

Soykırım ağır çekim bir filmdir.

David Simon

Film, Eugene Jarecki’nin iki saatlik uyuşturucuya karşı savaş soruşturması, ailesi için her şeyi yapan ve çalışan, bunun yanında ailesinin hayatı uyuşturucu ve hapis cezalarıyla darmadağın olan siyah bir kadın olan Nannie Jeter ile başlar. Ardından Jarecki, ABD’de bir yolculuğa çıkar. Burada, sokak satıcılarının, polislerin, hakimlerin ve akademisyenlerin bakış açılarını The Wire’dan bildiğimiz David Simon karakterinin güzel anlatımıyla bir araya getiriyor. Politikacıların yoksullar ve azınlıklar üzerindeki etkilerini Simon’ın dediği gibi, soykırımın ağır çekim bir film olduğu gerçeği ile buluşturuyor.

Durum: Satışta.


Simon Killer


Festivalin, büyük ihtimalle en bölücü filmi; Antonio Campos’un, bir Amerikalı ve bir Fransız iki fahişenin işkenceye dayalı seks ilişkisine dair hikayesi. Film bizi götürdüğü kapkaranlık yerde mahsur bırakıyor. Bu yorum da dahil olamk üzere, film için yapılan ilk yorumlar arap saçı gibi birbirine girmiş durumda.Ve fakat hiç kimse de konuşup tartışmadan duramıyor. Başroldeki Brady Corbet, uçurum kenarında duran duygularını bastırmış bir erkeğin, hayvani güdülerini ve saldırgan yanlarını bize yansıtıyor.

Durum: Daha önceden de örneğin Antichrist gibi zorlayıcı, ayrılıkçı filmlerin dağıtımcılığını yapan şirket IFC Films satın aldı.


An Oversimplification of Her Beauty


İlişki filmlerinin basmakalıp olduğu günümüzde, Trevor Nance’in bu küçük deneysel filmi çok güçlü yönlere sahip: Yıllar önce çekilmiş filmi, belgesel görüntüler, değişik animasyonlar, ev filmleri, tekrar sahneler ve şiir bölümleri ile birlikte kullanarak Nance, sinematik bir terapi seansı yaratıyor. Bir ilişkinin gelişmesinde rol oynayan kuruntuları, beklentileri ve kaşıt görüşleri sentezleyerek beyaz perdeye aktarıyor.

Durum: Daha dağıtılmadı, Rotterdam festivaline gidecek.


The End of Love


En iyi “Scott Pilgrim Vs. The World”den bildiğimiz Mark Webber’in yazıp yönettiği bu meta-deneysel filmdeki başrol karakteri, “Scott Pilgrim Vs. The World”de oynamış ve şimdi işsiz bir aktör olan Mark’ı canlandırıyor. Kurgusal Mark, annesi bir trafik kazasında öldükten sonra iki yaşındaki oğlu Isaac’e (bunu da Mark Webber’in iki yaşındaki oğlu Isaac canlandırıyor) bakmaya çalışır. Webber filmde Isaac’i kendi haline bırakmış. Böylece ortaya tamamen saf bir çocuk performansı çıkmış (hatta performans bile değil). Aynı zamanda film, Hıristiyan toplumunun nasıl yas tuttuğunun da inanılmaz üzücü bir portresini ortaya koyuyor.

Durum: Satışta.


Chasing Ice


National Geographic fotoğrafçısı James Balog, iklim değişimini belgelemek üzere tehditkar buz kütlelerinde yolculuk eder. Plan ise çok basit: Time-lapse çekim yapan 27 tane kamerayı dünyadaki buzulların üzerine yerleştirmek. Peki ya sonuç? Gayet sinir bozucu: Hızlıca eriyen buzulların önce-sonra fotoğrafları. Eğer sinematografik olarak nefes kesici olmasaydı, son derece iç karartıcı bir film olabilirdi.

Durum: Televizyon hakları National Geographic tarafından satın alındı; sinematografi dalında Excellence ödüllü.


Robot and Frank


Bu yakın zaman komedisinin yıldızları Frank Langella ve bir robot. 74 yaşındaki efsane daha önceden mekanik bakıcısı olup, sonra suç ortağına dönüşen bunak, eski mücevher hırsızında hem komediyi hem yoğun yalnızlığı bulur. Bu sevimli ön açıklamanın tersine, film aslında teknolojinin nasıl insan iletişimini ele geçirdiğiyle ilgili dokunaklı bir alegori. James Marsden ve Liv Tyler’ın babalarını ziyaret etmeye vakti olmayan iki kardeşi canlandırdığı filmde, Susan Sarandon Frank’le suskun ve derin bir iletişim geliştiren nazik bir kütüphaneci rolünde.

Durum: Sony Pictures Worldwide Acquisitions ve Samuel Goldwyn Films’e satıldı.


Marina Abramovic: The Artist is Present


Abramovic yıkıcı ve etkili bir belgesel konusu; izleyicilerin karşısına oturup sessiz bir bağı paylaştığı, sadece bir bakışıyla bile yakın zamanda bir MoMa sergisinin merkezi olacak derecede yoğun bir duygu verebilen bir performans sanatçısı. Abramovic’in şovu düzenlemek için yaptığı girişimler şaşırtıcı derecede eğlenceli ve canlı, tıpkı işleri ile ilgili coşkusunun bulaşıcı olduğu gibi…

Durum: Yurtdışı hakları satıldı.


2 Days in New York


Julie Delpy’nin 2 Days in Paris’inin eğlenceli bir devamı olan filmde, Chris Rock’ı romantik, Fransız sevgilisi Marion’un (Delpy) kaçık ailesiyle kültür çatışmaları yaşayan bir karakter olarak seyrediyoruz. Delpy’nin gerçek babası filmde Marion’un sosis kaçakçısı babası rolünde. Ama bütün çatlak senaryoların sonunda (ki bunlardan birinde Marion ruhunu bir sanat eseri olarak satıyor) film hep aynı yere dönüyor: Kendini sevmek.

Durum: Magnolia Pictures’a satıldı.


Shut Up and Play the Hits


LCD Soundsystem’ın Madison Square Garden’daki (bunu James Murphy’nin rock yıldızı olmaktan vazgeçme kararının izlediği) son konserinin görüntüleri ve sesleri, filmin samimiyeti ile inanılmaz bir hal almış durumda. Tabii, biraz fazla uzun ve tekrarlı, ama konser görüntüleri sizi kalkıp dans etmek istemenize sebep olacak. Murphy’nin kendini bilinmeyene sürüklediği bu birlikte geçirdiğimiz zaman ise oldukça dokunaklı.

Durum: Satışta.


Detropia


Detroit’i son yıllarda vuran ekonomik krizin hesabını tutmaktan çok, orada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hüzünlü ve şiirsel bir dille işleyen, Rachel Grady ve Heidi Ewings’e ait empresyonist belgesel, yaşadıkları kentin yavaş yavaş bir hayalet kente dönüşmekte olduğunu fark eden Motor City yerlilerinin hikayesini anlatıyor. Bir “perili ev” hissi veren film, bütün Amerikan metropolü ile karşımızda. Grady ve Ewings, bu süreç boyunca aynı zamanda kentsel çürümenin ve yenilenme yollarının etkileyici görüntülerini yakalıyor.

Durum: En İyi Belgesel Düzenleme ödüllü, dağıtımı daha yapılmadı.


Bones Brigade


Stacy Peralta, aralarında Tony Hawk, Rodney Mullen ve Tommy Guerrero’nun da bulunduğu seksenler üstün yetenekli kaykaycılar takımı Bones Brigade’in oluşumunu ve yükselişini anlatıyor. Film, seksenlerin belgelere daşayı görüntülerini (kaykay yarışmaları, rampa partileri, kaykaycılar kaykaycı olurken) etkileyici bir biçimde sıralıyor ve günümüzün –şimdi çoğu baba olmuş – kaykaycılarıyla komik, anlayışı güçlü röportajlar sunuyor. Kaykay tarihiyle ilgili kapsamlı bir belgesel, aynı zamanda insanın içine dokunan bir büyüme filmi.

Durum: Satışta.


John Dies at the End


Festivalin sorgusuz sualsiz en kaçık, çılgın B tipi filminde, dünyayı ve insanları önce paralel evrene götürüp orada insanlıklarını çalan bilinmeyen bir ilaçtan kurtarmak zorunda kalan üniversiteyi terk etmiş iki gencin hikayesi anlatılıyor. Makul ve anlaşılır bir anlatıdan çok, bir dizi saçma kısa hikayeden meydana gelmiş gibi duran filmin aslında yapılması bile bir mucize (yardımcı yapımcı ve bir gazeteciyi oynayan Paul Giamatti’nin büyük katkısı olsa gerek). Bir tarife göre, “The Goonies”in, “Matrix”in, “Bill and Ted’s Excellent Adventure” filmlerinin ve Philip K. Dick’in eserlerinin bir karışımı.”

Durum: Satışta.

 

 

written by

belçika | resim | ilüstrasyon | kültür politikaları ve sanat yönetimi | kamusal alanda sanat | galeri apel | paper girl
Related Posts

Leave a Reply

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>