[İstanbul Eindhoven–SALTVanAbbe] “Tek dünya”nın kutlanması
SALT ve Van Abbemuseum işbirliğinde gerçekleştirilen İstanbul Eindhoven–SALTVanAbbe projesinin ilk sergisi İstanbul Eindhoven–SALTVanAbbe: 89’dan Sonra 27 Ocak’ta açılıyor. SALT Beyoğlu’nda ve SALT Galata’da yer alan sergi, Van Abbemuseum koleksiyonundan 1989 sonrası üretilmiş işleri içeriyor.
Geçen Perşembe, SALT Beyoğlu’nda, serginin ön gösterimi için buluştuk. Sergi hakkındaki bülteni okurken bir taraftan çayımızı yudumladık. Sergiyi az sonra nasılsa gezeceğimiz için ilgimizi çaya yönelttik. Yaptığımız türlü tartışmanın sonucunda Bergamut’un Bergamot ağacından çıkarılan esans olduğunu öğrendik. Bergamot çayı değil de Bergamut çayı denmesi gerektiği konusunda ise hatrı sayılır uzunlukta bir tartışmanın ardından uzlaştık.
Ardından Charles Esche sergi hakkında bilgi verdi. Verdiği bilgilere Cuma gününden itibaren türlü bloglardan ve gazete sayfalarından ulaşabilsiniz diye fazla uzatmak istemiyorum. Charles Esche‘nin cümlelerinde sadece merak ettiğimiz noktalara değineceğim:
Batı, Avrupa perspektifini biraz arkamızda bırakmamız gerekiyor. Buna ilham olarak, artık Asya-Avrupa, Doğu-Batı gibi yatay ayrılıklardan çıkarak bunu dünya mirası perspektifinden bakarak oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu sergiyi sadece bir 90‘lar sergisi olmaktan öteye götüren iki şey var:
Birincisi, bu sergi bizim müze küratörlerinin hazırlayıp da buraya sergilenmesi için getirdiği bir sergi değil. Bizim müzemiz buradaki küratörlerin keşfedebileceği, derinlemesine inceleyebileceği bir arşiv görevi gördü. Böylece sergilenecek eserlerin İstanbul bağlamında anlamlandırılmasını sağladılar.
İkincisi ise bu sergi çerçevesinde bölgesel sanatçıların da dahil olmasına çalışıyoruz. Şu anda sergilenen yer Türkiye, dolayısıyla biz de çağdaş Türkiyeli sanatçıları serginin oluşturulması sürecine dahil ettik. Böylece, modernitenin mirasından hem ilham kaynağı hem de eleştirel olarak faydalanarak, 90’lara dair olan bu eserler (hiç değilse bazıları) Van Abbemuseum’un koleksiyonuna güncellenmiş ve yenilenmiş olarak geri dönecekler. Yani, eğer benim yerime geçecek olan kişi 2010’lara dair bir sergi düzenlemek isterse, bu koleksiyonda yer almış eserler çok işine yarayacaktır. Bu açıdan baktığınız zaman diyaloğun ne kadar canlı olduğunu görebilirsiniz. Böyle düşünürsek, bu sadece, söz gelimi, Avrupa hegemonyasının sonunu kutlanması demek değil; bu aynı zamanda giderek yaklaşmakta olduğumuz “tek dünya”nın kutlanması.
Serdar, ön gösterimin ertesi günü, Charles Esche ile kahve içerek bu merak ettiğimiz konuları konuştu. Yakın zaman içerisinde siz de izleyebileceksiniz bunları…
Şimdi size kısaca sergiyi sanal olarak gezdirmeye, ardından da sizin fiziksel olarak gezmenize özendirmeye çalışacağım.
Sergiyi 3. kattan gezmeye başlayın; önce sağ, sonra sol:
Rengarenk bir duvarda tipografik olarak yerleştirilmiş mısralar ile karşılaşacaksınız. Allen Ruppersberg, “Poetry Sound Collage Sculpture Book” ismini verdiği bu işinde, Allen Ginsberg‘ün “Uluma”sının bölümlerini fonetik bir biçimde tekrar yazmış.
Karşı duvarda, Wilhelm Sasnal “Warsaw”ı ile karşılaşacaksınız. Bu iş, her sergi mekanında yeniden üretiliyor. Dinamit iplerinden yazılan Warsaw yazısı, sonrasında ateşleniyor ve duvarda kalan iz sergi förücüsüne çıkıyor. Bu iş yapılırken seyretmek isterdim doğrusu.
İstatistiklere göre günümüzde bir insanın bir esere ortalama bakma süresi 8 dakika. Bu kattaki odanın içerisinde de Rodney Graham’in “Vexation Island” adını verdiği 8 dakikalık bir videosu var. Kendisinin oynadığı bu video bir hindistan cevizinin ağaçtan düşmesi ile bağlıyor, ve aynı sahne ile bitiyor. Sanatçı burada ne demek istiyor?
Aynı katın sol bölümüne geçince Jan Vercruysse’in “Baudrillard’s are Dollars” serisi ile karşılaştık. Buradaki konstelasyonda Leyla Gediz‘in çok bildiğimiz ikili portresinden biri “küratör şakası” niteliğinde birbirinden ayrılıp buraya yerleştirilmiş.
Hitchcock‘un “Psycho”sunu yavaşlatarak 24 saate yayan adam olarak bileceğiniz Douglas Gordon İsimsiz (Bundan başka bir yer için yazı) [Untitled (Text for someplace other than this)] adlı çalışmasıyla, Jan Vercruysse’nin konstelasyonuna arkanızı döndüğünüzde karşınıza çıkacak.
Mike Kelley’in işlerine ayrılmış geniş alana doğru ilerlerken koridorda size İnci Eviner’in “Hiçbir yer-Gövde-Burası” size eşlik ediyor. Oturduğu mahalle olan Tarlabaşı’nda mahallenin kızları dikkatini çekiyor. Bu esmer kızlar ile bir proje yapmak isterken, istanbul’un biraz dışarısında kalan eski bir çöplük buluyor ve çekimleri burada yapmaya karar veriyor. Ancak buraya ikinci gelişinde bir albino kız ile karşılaşıyor. Kardeşleri olduğunu fark ediyor ve onların fotoğraflarını çekmeye başlıyor. Daha sonra hem “esmer kızlar” hem de “albino çocuklar” ile ortak proje olarak bu fotoğrafları çıkıyor ortaya…
Mike Kelley’in “Categorical Imperative and Morgue” çalışması bütün salona yayılmış durumda. Buradaki önemli detay, bir ses rehberi bulunmakta. Bu alanı onunla gezerseniz, salondaki bütün objelerin hikayelerini detaylıca öğrenebilirsiniz.
Sağ tarafını gezemedik, biz gittiğimizde henüz iş yerleşmemişti.
Nihayet 2. kat; önce sol, ardından sağ:
Merdivenlerden indiğinizde karşınıza bu çalışma çıkıyor. Özlem Günyol-Mustafa Kunt işi olan “Avrupa-lı-maş-tı-d-abil-di-k-leri-m-i-z-de-n-mi-sin-iz ?”in asıl sergi mekanı sokak. Ancak böyle bir mekanda sokak hissi veren bir alan olan en doğru yerin burası olduğuna karar vermiş küratörler.
Bu kat ölçeklerden bahseden bir kat genel olarak…
Bu kata geldiğimizde biraz yorulduğumu itiraf etmeliyim, içerideki videoyu atlayarak, Cevdet Erek’in adını unuttuğum, fakat benim “Gece/Gündüz” ismini verdiğim işi koridordan geçerken görülebilir. Ancak işin ölçülerini anlamak için geçmek değil 8 saniyeden uzun işe bakmanız gerekiyor. Daha önce sadece Finlandiya’da sergilenen işi gün/gece sürelerini ifade ediyor. Mavi ışık günü, siyah ise geceyi temsil ediyor. 12. İstanbul Bienali’ndeki “Cetveller”i hatırlayacak olursanız, aynı mantık ile işleyen programlanmış bir sisteme sahip. İş bulunduğu şehrin gece/gündüz sürelerine göre programlanıyor. 1px=1dk. Uzun süre baktığınız zaman aradaki farkı anlıyorsunuz. Finlandiya’da sergilendiğinde bu fark çok rahat görünebiliyormuş. Çünkü o sırada gündüz ile gece arasındaki ayrım çok fazlaymış.
Atelier van Lieshout’un “De Technocraat”ını ismi ile geçip doğrudan Stanley Brouwn’dan bahsetmek istiyorum: Kesinlikle röportaj vermiyor, fotoğraf çektirmiyor. İnternette kendisi hakkında çıkan bütün yazıları denetliyor, ve işlerinin fotoğrafının çekilmesini sevmiyor.
Leyla Gediz‘in bilinen portre veya kelime işlerinin aksine burada ölçekli bir çalışması var. Parfüm ve/veya krem kutularından…
Hazır Leyla Gediz demişken bu katın sağ bölümündeki tek bir konstelasyondan bahsedip, yolumuza devam etmek istiyorum: Burada Wilhelm Sansal’in portrelerindeki pesimizmi ve içedönüklügü acmak istemisler, Leyla Gediz’in “Naber”i ile…
Ve 1. kat; sadece sol:
“Eğer 6, 9 olsaydı” (If 6 was 9), Eija-Liisa Ahtila’nın 3 videodan oluşan, 1995 yapımı, kadın cinselliğinin keşfedilmesi üzerine olan çalışması…
SALT Galata’da serginin devamı var. Henüz gidip de bakamadık. Nasılsa 6 Nisan’a kadar devam ediyor… Şimdilik sizi, bahsetmediğim, ama sergide bulunan diğer işlere başbaşa bırakayım:



















Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!