[Ümit Ünal] Nar, festivaller ve sosyal medya
Altın Portakal’daki ilk gösteriminin ardından haksızlığa uğradığı düşüncesiyle birçok tartışmaya yol açan Ümit Ünal’ın son filmi Nar bugünden itibaren Türkiye’de vizyonda! Bunca tartışma ardından izleyip kişisel yorumları yapmanın vakti geldi!
Geçtiğimiz Kasım ayında London Turkish Film Festivali dahilinde, uluslararası ilk gösterimini yapan Nar ve filmin yönetmeni Ümit Ünal’la Londra’nın en güzel semtlerinden biri Angel’da buluşmuştuk. Ünal’la Nar, festivaller ve sosyal medya üzerine uzun bir söyleşi gerçekleştirdik:
Dikkat: Bu röportaj filmden ayrıntılar içermektedir.
Nar’ın sinopsisine baktığımızda şu cümlelerle karşılaşıyoruz: <Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız; hem çok benzeriz hem çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda.> Filmin hikayesini bu fikirden yola çıkarak mı oluşturdunuz, yoksa hikaye oluştukça bu fikre mi ulaştınız?
Filmin hikayesi aslında bir sürü farklı şeyden oluşuyor. O hikayelerin tam olarak nereden çıktığını keşfetmek çok zor. (gülüşmeler) Aslında jenerikte kullandığım ‘parçalanan nar’ fikrini; bundan önce bambaşka bir hikaye yazıyordum ve orada kullanmak istiyordum. Bu film içinse ilk gözümde canlanan sahne; sonunda iki kadın sevgilinin, bütün ilişkilerini gözden geçirdikleri, beş on dakika içinde ciddi bir hesaplaşma yaşadıkları sahneydi. Hatta o sahnenin içinde de, bir insanın sevgilisi -onu en iyi tanıyan en seven insan-; ona kendi hayatındaki bir suç hakkında yaptın mı, yapmadın mı diye soruyor: <Sen gerçekten bu kadar kötü bir şey yapmış olabilir misin?> diyor. Orada, o kadının cevapsız kaldığı an; bu film için ilk gözümde canlanan sahneydi aslında. Ama, filmde ortaya koymaya çalıştığım meselelerin çoğu yıllardır -son birkaç yıldır diyeyim- aklımda dönüp duruyorlardı zaten. İnanç meselesi, güven meselesi… Hepimiz kendimize birer dünya inşa ediyoruz, kabuk gibi ve onun içinde yaşıyoruz. Onun dışında kalan her şeyi görmezden geliyoruz, kendi mantığımıza uyduruyoruz bir şekilde. Ama bu da bir çeşit ‘suç ortaklığı’ demek. Çevremizdeki bir sürü kötülüğe de kayıtsız kalıyoruz. Aslında umursamamak da, kayıtsız kalmak da, korkmak da; tek taraf olmak ve suç ortağı olmak yani. Fakat, filmdeki kadın aynı zamanda suçlu da. Yani kendisini suçsuz sayıyor; <Büyük kötülükler olmasın diye küçük kötülüklere izin verilir.> gibi laflar söylüyor; aslında suçlu ama suçunu örtmüş kendince. Belki hayatındaki tek suçu bu, yani bundan başka da böyle bir şey başına gelmemiş, belki bunun dışında çok iyi bir insan ama hayatında böyle bir şey var. Onu da örtmüş. Bu ortaya çıkınca çiftin yaşadığı değişim… Filmin ana fikri en çok buradan çıktı, bu sahneden.
Nar’ın açıklaması çok farklı ve başarılı: <Bir bütünüz ama ayrıyız aslında.> Normalde bizler genelde narı bereket simgesi olarak görürüz. Daha önce bu açıdan hiç yaklaşılmamış olduğunu sanıyorum.
Narın bereket simgesi olması, sadece bir simge. Mesela; aynı zamanda, Ermeniler narı kendi simgeleri olarak düşünürlermiş. Ermenistan’a giden arkadaşım her yerde nar biblolarının satıldığını söylüyor. Onlar da; Ermenilerin dünyaya dağılmasını, nar tanesi gibi dağılmaya benzetirlermiş. Ama benim Nar’ı yazarken bundan haberim yoktu, bilmiyordum gerçekten. Simgeden, simgesel bir yapıdan uzak kalmaya çalıştım. Aslında burada benim kurduğum şey; narla ilgili bir metafor sadece, bu filme özgü bir metafor yani. Daha önce bu şekilde kullanılmış bir şey yok. Onların hem çok benzer, hem çok farklı olması; onları bir arada tutan bir kabuk olması falan, bu filme dair bir metafor yani.
Bu filme dair olsa da herkes kendine bu konuda illa ki bir pay çıkartacaktır.
Tabi kii.
Nar’ı izledikten hemen sonra aklımıza gelen ilk soru, inanç meselesiyle ilgili: Acaba Ümit Ünal kahve falına inanıyor mu? Filmdeki falcı kadın doğruları söylüyor mesela…
Yok, en önemli meselede de yanılıyor, sonuçta göremediği çok şey de var. Aslında filmde herkesi bir kuşku içinde bırakmaya da çalıştım. Asuman karakteri gaipten sesler duyduğuna, kahve falıyla geleceği görebildiğine, cinlerin onun kulağına bir şeyler fısıldadığına inanıyor ve kendi metafizik gücüne güveniyor. Onun gibi, genç kız karakteri de bilime inanıyor, insanlığa inanıyor diyelim. Doktor da kendi gücüne inanıyor; iktidara, paraya. Fakat sonuçta hepsinin dünyası parça parça oluyor. Yani Asuman karakterinin de tutturamadığı, bilemediği çok şey var. Genç kızın bildiği her şey yanlış oluyor, doktorun bugüne kadar inandığı her şey yıkılıyor. Aynı zamanda kapıcı karakterinin de.. –o da normal bir türk karakteri, tutucu, klasik-
Evet, salonda en sevilen karakter o oldu. Kapıcı karakterinin geçmişinde ‘Mannak Noni’ çok önemli bir nokta. Ötelediği bir şey, ama ortaya çıkıyor.
Evet, çocukluğundan kalma bir şey. Kapıcının kendisi de soruyor: <Sen bizim köyden misin?> veya <Bizim köyden birini mi tanıyorsun?> diye. Genç kız, <Ne var? Sizden birini tanıyordur.> diyor. Bir mantıklı açıklaması da olabilir; o açık kapıyı da bırakıyorum. Bir yandan da kadın gerçekten bazı şeyleri biliyor da olabilir. Ama -gösterimden sonra da aynı şeyi sordular, orada da aynı cevabı verdim- kişisel olarak metafizik inançlarım, batıl inançlarım yok. Dini inancım da son derece zayıf. Dolayısıyla o gaipten sesler duyma olayına falan inanmıyorum. Ama bütün bunları bir hikayede kullanmayı çok seviyorum. Benim ilk yazdığım senaryolardan beri; Teyzem, Hayallerim, Aşkım ve Sen, hepsi… Anlat İstanbul’da da vardır. Anlat İstanbul’da kadın, kürtajla alınmış çocuğuyla konuşur, onu kafasında büyütmüştür, bize hikayeyi anlatan da o çocuktur. Ben aslında hayal gücüne inanıyorum en çok. İnsanın hayal gücünün sınırsızlığına ve hayal gücümüzün hem çok acıklı şeyler, hem de olağanüstü güzel şeyler yaratabileceğine inanıyorum. Dolayısıyla bütün bunları biraz o hayal gücünün parçası olarak kullanıyorum. Mannak Noni’yi nasıl bildi, onu bilemiyorum. Ama bilebilir de.
Mannak Noni’nin belli bir anlamı yok ya da bilmiyoruz. Ögrenemeyeceğiz bunu değil mi? Herkes kendine göre bir yorum getirecek?
Herkes kendine göre yorumlasın istiyorum. İnternette, -bir blog sayfasında gördüm, kim olduğunu bilmiyorum- isimsiz bir yorumcu Noni’nin Ermeni ismi olduğunu ve filmin o bölümünün, Ermenilerin Türkiye’den kovulması üzerine olduğunu düşündüğünü yazmış mesela. Olabilir, öyle de yorumlanabilir. Daha kişisel bir hikaye olarak alınabilir. Ben böyle, tek yorumluk bir şey koymak istemiyorum bu işlerimde yani. Daha ticari daha kolay algılanan işler yapıyor olsak; onlarda tek yol, tek mana, tek anlam olması tamam, ama mesela 9’da da tek bir mana yok. 9 filmimi de her gören farklı şekilde okuyabilir. Oradaki karakterlerin hepsi tek tek suçlu olabilir. Hiçbiri suçlu olmayıp, onları sorguya çekenler suçlu olabilir. Herşey mümkün yani. Bakılan açıya bağlı. Burada da bakış açısına bağlı olarak, Mannak Noni’nin kim olduğunu seyirci düşünebilir, kendisi bir yorum yapabilir. Öyle olsun istiyorum zaten, yoruma açık olsun istiyorum.
Falcı Asuman, Kapıcı Mustafa, başarılı ‘kadın’ doktor Sema ve küçük dünyasında yaşayan Sema’nın sevgilisi Deniz. Karakterleri nasıl oluşturdunuz? Mesela neden başarılı bir kadın ya da neden lezbiyen bir çift?
Nar’ı ben daha önce yaptığım 9 ve Ara filmlerim ile birlikte bir üçleme olarak düşünüyorum aslında. Bunu düşünerek yapmış değilim. Böyle bir planım yoktu bu filmleri yaparken, ama şimdi üçüne birden baktığımda bir üçleme oluşturduklarını görebiliyorum.
Bağımsız üçleme.
Evet. Mesela; üç film de kapalı mekanda geçiyor, üç film de benzer temalara sahip, üç film de bu kapalı, dar mekandan aslında, çok geniş bir resme bakmaya çalışıyor. 9, başlı başına bir Türkiye panoramasıydı. 9’daki her karakter, Türkiye’de bir kesimi temsil ediyordu.
Aynen bu filmde de aslında böyle.
9’da daha sınıfsal veya ideolojik diyebileceğimiz bir temsiliyet vardı. Burada ondan çok, inançlarla ilgili bir şey yapmaya çalıştım. Biraz önce dediğim şey; bir tanesi batıl inançlı, kendi batıl inançlarına güveniyor; bir tanesi klasik, laik bir Cumhuriyet ailesinin çocuğu bir genç kız; bilime inanıyor insanlığa inanıyor, bir tanesi sadece güce ve paraya, iktidara inanıyor. Bir tanesi de klasik, milliyetçi, muhafazakar bir Türk erkeği. Bu son on yılda Türkiye’de ciddi bir kutuplaşma olduğuna inanıyorum. Bu da daha çok; bu inanç meseleleri üzerine. İnsanların kendine kurduğu dünyalar üzerinden gidiyor bu kutuplaşma. İnanç derken; illa ki dini inançları kastetmiyorum, bunu da açıklayayım. Kendimize kurduğumuz ve inandığımız şeyler üzerine. Ve bunlar gerçekten çok karşı kutuplarda yer alabiliyor. İşte bunları bir evin içine atıp, çok hayati bir mesele üzerinden çarpıştırmak istedim. Aslında bu çarpışmayı ciddi bir şekilde sürekli yaşıyoruz Türkiye’de. Medya üzerinden, -bazen sokakta bile- çalıştığımız işyerinde, şurada, burada… Ben bunu böyle bir filme sığdırmak için; tek bir evin içinde yaptım.
Elinize sağlık.
Teşekkür ederim. (gülüşmeler)
Festivallerde Nar
Peki, Altın Portakal’la ilgili bir soru sormak istiyorum. Bu sene Altın Portakal Film Festivali’nde jürinin kararıyla Jüri Özel Ödülü aldınız. Bu kararın üzerine yayınladığınız bir yazıyla, filminizin haksızlığa uğradığını; jüriden bir açıklama beklediğinizi söylemiştiniz. Tatmin edici bir cevap alabildiniz mi bu geçen süre boyunca?
Bir cevap gelmedi. Sonuçta; <Bu da bizim kararımızdır, biz de böyleyiz. Biz yaptık oldu> dediler. Ara konusunda zamanında bir patırtı koparmıştım ve onları yazdığımda da beni çok eleştirenler olmuştu. Fakat sonradan yaptığım şey çok işe yaradı. Şimdi her festivalin ön jürisi ismen açıklanıyor tek tek. Benim de itiraz ettiğim şey; <Ön jüri nedir, bunlar neden isimsiz, neden bunlara hesap soramıyoruz?> konusuydu. Bu noktada başarılı olduğuma inanıyorum. Şimdi her festivalde mutlaka ön jüri tek tek açıklanıyor ve insanlar da bu jürileri bilerek yolluyorlar filmlerini.
Bir festivalde jüri eğer çevrede oluşan genel kanının tam tersi karar veriyorsa; vermek tabi ki hakkı, buna kimse bir şey diyemez. Benim şahsen, <Bunlar sinemadan anlamıyor> deme hakkım var, ama elbette buna müdahale etme hakkım yok. Onlar kendi kararlarını verecekler, onun sorumluluğunu da alacaklar. Ama en azından gerekçelerini açıklamaları gerekirdi. Bundan sonraki jüriler belki bu konuda daha dikkatli olacaklar ve gerekçelerini açıklayacaklar böylece.
Aslında bu biraz festival organizasyonuyla da ilgili değil mi? Her jürinin gerekçesini açıklaması gerektiğine dair bir noktada ısrarcı değil festival yönetimleri.
Şöyle söyleyeyim; bana ödül verirlerken, ödül zarfının içinden bir gerekçe çıkmadı. Müjde de kızdı hatta sonra. O gerekçe var mıydı, yok muydu bilmiyorum. Ve sahneye çıktığımda benim kulağıma; <Gerekçeni sen açıkla, neden vermiş olabiliriz bu ödülü sana?> dedi. Bir şey tahmin etmemi bekliyordu. Senaryosu iyi diye mi? Ama o zaman en iyi senaryo vermeleri lazım. Veya yönetimi iyi diye mi? Ama o zaman en iyi yönetmen vermeleri lazım. Hiçbiri iyi değil, hepsini başkasına verip, neyin özel ödülünü aldığımı ben hala bilmiyorum. (gülüşmeler)
Nar ile ortaya çıkan tepki sayesinde, sektör Türkiye’deki film festivallerinin eksikliklerine de yöneldi. Mesela Türkiye’de bir film festivali nasıl olmalı ya da eksiklikler neler? Bu sorular dolaşmaya başladı ağızlarda. Bu konuda -Türkiye için konuşuyorum- bir film festivali sizce nasıl olmalı ya da iyi diyebileceğiniz bir film festivali var mı?
Bence yine de en iyi festivallerden biri İstanbul Film Festivali. En yapısı oturmuş ve uluslararası alana en açık fikirli olan festival İstanbul Film Festivali. Antalya Film Festivali maalesef bir yapı oturtamamış bir festival. Her sene şekli şemalı değişiyor, anlayışı değişiyor. Türkiye’nin en eski festivali olmasına rağmen bir inandırıcılığı yok maalesef. Ancak yine de ticari olarak bilinen ve medyada en çok yankı bulan festival Antalya.
Aslında festivallerin, belediyelerin kontrolünden çıkartılıp, özerk bir yapıya konulması lazım. İKSV özerk bir festival; iyi bir festival olmasını da aslında buna borçlu. Kendi üstünde bir yapıya tabi değil. Yapısı, kuralları değişmiyor seneler içinde. Antalya’da ise belediye değişince bütün festival organizasyonu da değişiyor ve bir festivalin de büyük olmasını sağlayan şey onun kalıcılığı ve yarattığı etki.
Jüriler de festivallerin inandırıcılığını ve güvenilirliğini çok etkiliyor. Herkesin en beğendiği filme ödül vermeyip de, aslında kimsenin bakmadığı bir filme, sadece <O almasın da, kim alırsa alsın> diye ödül vermek, bence, festivale zarar veriyor.
Başka bir röportajınızda; sadece kurgu yapan, film çeken vb. sinema sektöründen jürilerin seçilmesi yerine; sinema yazarlarından ve diğer sanat dallarından insanların da jüride bulunması gerektiğini okumuştum.
Meslekten olmalı ama Türkiye’de; bizim sektörümüz zaten çok küçük bir sektör, zaten herkes birbirini tanıyor. Herkes birbiriyle zamanında çalışmış. Ya çok sevdiği ve kayırmak istediği insanlar oluyor -ki bu kötü; ya da tam tersine, nefret ettiği ve engel olmak istediği insanlar oluyor. Kişisel hırslar, hınçlar, nasıl diyeyim, kayırmalar öne geçiyor. Bunun çaresi nedir?: Akademisyenler, gazeteciler, sinemacılar değil… Jüride bir yönetmen olduğu zaman onun diğer yönetmenleri kıskanmaması. Türkiye’de bence imkansız.
Peki bu sadece Türkiye’de mi böyle sizce? Yani Cannes Film Festivali’nin jürisinde de bir çekişme olamaz mı?
Uluslararası olduğu zaman artık başka çare yok. Yani seni bir Fransız yönetmen de kıskanıyorsa napalım? (gülüşmeler) Benim dediğim sadece kıskançlık değil; aynı zamanda herkesin herkesle arasında bir geçmiş var yani.
Festivallerin hiç jürilik yapmamış, ama; aslında jürilik yapabilecek kalitede sektörden şahısları jüri kuruluna dahil etmesi yerine; daha önce jürilik yapmış kişileri tekrar tekrar jüri yapması durumu da var.
Yani insanların tecrübesi devreye giriyor da; hani şimdi meslek ödülleri ayrı bir şey. Örneğin on yönetmen, beş kurgucu, beş senarist, on yapımcı bir araya gelip, gerçekten, o yılın en iyilerini seçip, bir meslek ödülü vermeleri başka bir şey. Ama; festival sanki ondan çok, filmin bütün etkisiyle alakalı. Dolayısıyla, iyi bir filmi illa mesleğinde uzman olan birinin değerlendirmesi diye bir şey yok. Bir filmi bir yazar da anlayabilir donanımlı olduğu sürece; -Ayşe Kulin’den bahsetmiyorum-. Ama donanımlı bir yazar bir filmi çok rahat değerlendirebilir. İlla teknik bilgi sahibi olması gerekmiyor.
Nar’ın ilk uluslararası yolculuğu London Turkish Film Festival oldu. Bu festival hakkında ne düşünüyorsunuz? Filminize ilgi nasıldı? Seyirci kitlesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu festival aslında Vedide Kaymak’ın kişisel çabalarıyla yürüyen bir festival. Yıllardır yapıyor ve bir gelenek oturtmuş durumda artık. Sonuçta küçük bir festival fakat baya kemikleşmiş bir izleyici kitlesi var yani. Yabancılar da geliyor, Türk nüfusa da çok güzel hitap ediyor. Dün gece harika geçti benim açımdan. Nar, şimdiye kadar üç yerde oynadı: Antalya’da, Ankara’da Kuir Fest’te, bir de burada London Turkish Film Festival’da. Ve üçü de aynı güzellikteydi yani. Film tam beklediğim tepkileri aldı, seyirci çok olumlu karşıladı her seferinde. Burada ilginç olan; bu sefer gerçekten yabancılara, yani İngilizlere filmi göstermek oldu ve onlardan gelen tepki de çok güzeldi. Yabancı bir yönetmen kadın geldi, film yaptığını söyledi. Türk yönetmenlerden Reha Erdem seviyormuş. Türkiye’de yapılan filmleri inanılmaz beğeniyorum ama sizin ilk defa bir filminizi görüyorum ve çok beğendim, dedi. Bu filmin mutlaka İngiltere’de geniş seyirciye ulaşması lazım, çok ilgi görebilecek bir film gibi yorumlar yaptı. O çok hoştu mesela. Salon dopdoluydu, gördünüz, hatırlıyorsunuz. Buradaki Türk seyirci de, mesela Almanya’daki Türklerden çok farklı. Buradaki Türkler genelde daha eğitimli, üniversite mezunu olanlar çoğunluk yani. Burada okuyan; gelip, burada çalışıp, aynı zamanda burada yaşayan bir kitle var İngiltere’de. Bir kısım siyasi ağırlıklı göçmüş olanlar da var… Dolayısıyla; böyle bir kitleden olumlu bir tepki alıyor olmak da benim için çok güzeldi yani.
Peki Nar’ın görünürde yeni uluslararası yolculuğu var mı?
Henüz beklediğimiz haberler var. Çoğu festival, filmin dünya prömiyeri olsun istiyor ya da en azından, örneğin, UK prömiyeri istiyor. Filmin Berlin Film Festivali’nde yarışmada olmayacağı kesin, ama bir ihtimal panorama olabilir, oraya başvurduk. Oradan cevap bekliyoruz. Daha önce Venedik’e başvurduk, maalesef olamadı. Bu sene çok ilginçti ama: Cannes’da Nuri Bilge Ceylan’ın olması dışında, hiçbir büyük festivalde Türk filmi yoktu. Ne Venedik’te, ne Locarno’da. Şimdi Berlin’i bilmiyorum, Berlin’de olacak mı bu sene ama galiba yarışmada yine olmayacak bir Türk filmi. Merakla bekliyorum ben de. Geçen seneki çıkışlardan sonra, bu sene durgun geçti büyük festivaller, Türk sineması açısından.
Peki Londra’da daha önce bulunmuş muydunuz? Özellikle önerdiğiniz, sevdiğiniz bir mekan/kafe vb. kişisel olarak sevdiğiniz bir yer var mı?
Benim eski eşim İngiliz’di. 1993’ten 2004’e kadar beraberdik. İki kızımız var. Bu 11 yıllık evliliğin son 3 yılını da İngiltere’de geçirdik. Buraya taşındık. Ondan öncesinde de, çok gittik geldik falan ama, son üç yılında burada yaşadık. Ama benim işim yine İstanbul’daydı. İster istemez ben yine gidip geliyordum. Ama evimiz buradaydı yani o üç sene. Hala çocuklarım burada, karımla beraber yaşıyorlar, dolayısıyla hala bir tarafım burada.
Londra’yı çok seviyorum, genel olarak çok seviyorum yani. Herhalde dünyanın en pahalı şehirlerinden bir tanesi her açıdan, o yüzden burada çok sağlam ve iyi para kazandığınız bir işinizin olması lazım. Ama onun dışında çok seviyorum, her yerini çok seviyorum. En sevdiğim, bir günlüğüne bile gelmiş olsam, gitmeden duramadığım yer Tate Modern. En çok orayı seviyorum. Oranın havası çok hoşuma gidiyor. Southbank. Biliyorsunuz Natioanl Film Theatre da orada, Tate Modern de orada. O kıyıda Westminston’a kadar yürümek; orası en sevdiğim yeri galiba şehrin. Ama mesela işte çocuklarla olunca mutlaka Covent Garden civarına gidiyoruz. (Gülüşmeler) Onlar oradan oyuncaktı, kitaptı alıyorlar. Oraları da çok seviyorum. Türk mahallesini, Dalston civarını da çok seviyorum. Islington -şimdi bulunduğumuz yer yani- da çok güzel, estetik bence. Hydepark’ta Serpentine Gallery var, küçücük bir galeridir, nedense, orayı çok seviyorum. Çünkü her gidişte çok ilginç sergiler oluyor. Mesela British Museum çok hoşuma gidiyor. Onun özellikle o giriş bölümü, kütüphanesi.
İngiltere’de başka yerleri ziyaret etmişsinizdir haliyle o zaman. Londra’dan sonra en çok beğendiğiniz şehir hangisi mesela?
Bath. Adı da zaten eski Roma hamamlarından geliyor. Çok eski bir şehir, tatil şehri gibi. Londra’ya iki saat kadar uzaklıkta herhalde. Orayı çok sevdim. Trenle gitmesi çok rahat. O hamamlar, o tarihi şeyler çok güzel evet, ama özellikle şehrin kendisi… Tüm şehir oradan çıkan taşlardan yapılmış, sapsarı. İnanılmaz güzel.
Mardin gibi yani?
Ona benziyor biraz ama, mimari falan da çok güzel. Her şeyi çok güzel bir şehir… Shakespeare’nin memleketine gittim; Stratford. Herkes gibi Brighton’a gittim. (gülüşmeler) Aslında kuzeyi çok merak ediyorum, İskoçya’yı. Ama oraya gitme şansım hiç olmadı. Edinborough’a gitmeyi çok istiyorum. Özellikle Edinborogh Film Festivali’ne bir fırsat doğsa, çok gitmek isterim.
Nar ile belki gitme fırsatınız olur?
Belki…
Üç gündür internete giremiyorum diye ellerim titriyor…
Biliyoruz ki Facebook, Twitter ya da kendi blogunuz; sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanıyorsunuz. Sizin deneyimlerinize göre sosyal medyanın faydaları/zararları nelerdir? Biraz bahsedebilir misiniz?
Son bir iki senedir çok kullandığım bir şey. Daha önce Facebook vardı, ama; öyle çok da yoğun kullanmıyordum. Resim yüklüyordum, arkadaşlarımla konuşuyordum falan. Bu sene özellikle Nar’ı yaptığımız zaman, ilk hazırlık aşamasından filmin çıkıp gösterildiği ana kadar, neredeyse her aşamasını paylaştım Twitter ve Facebook üzerinden. Nar grubu kuruldu Facebook’ta. Bu, ilk defa bu filmde oldu yani. O da böyle hoş geldi bir sürü insana. Kaç insana ulaştı onu bilemem, fakat; sosyal medyanın bence Türkiye’de inanılmaz bir gücü var şu an. Kendi yazdıklarımdan biliyorum yani. Bir keresinde; Bilgi Üniversitesi’ndeki bir skandal için bir şey yazdım, birden binlerce kişi paylaştı yazdığım yazıyı ve böyle saçma sapan gazetecilere kadar gitti iş yani. Hulki Aktunç eski patronumdu benim, beraber çalışmıştık. O öldüğünde de bir yazı yazdım, arkasından. Çok etkilendim ölümünden ve hemen o gün bir yazı yazdım. Mesela o yazı da bir anda inanılmaz bir dolaşıma girdi, yine insanlardan inanılmaz tepkiler aldım, güzel tepkiler bu sefer… Bu yazdığım Antalya yazısını da ben blogumda yayınladım sadece, sonuçta bir dergi değil, bir şey değil… Fakat; bir anda, bir köşe yazısı kadar çok okunup, köşe yazılarına konu oldu yine. Bana gıcık olan ya da hıncı olan insanlar, köşe yazılarından cevap verdiler. Demek ki artık köşe yazarlığı gibi bir şey aslında.
Bu sanırım özellikle Türkiye için geçerli bir durum.
Biraz da konusuyla ilgili! Her yazdığım tabi ki öyle popüler olmuyor. Ben blogumda aynı zamanda şiir çevirileri de yayınlıyorum veya kısa hikayeler. Onlar öyle bir anda popüler olmuyor.
Kısa hikaye demişken; 1996 yılında basılmış romanınız Aşkın Alfabesi’ni belli sürelerle bölüm bölüm blogunuzda yayınladınız. Ve bir anda geniş bir takipçi kitlesi oluştu romanın. Nasıl bir deneyimdi sizin için?
Aşkın Alfabesi 30 bölümden oluşuyor; bir giriş bölümü ve A’dan Z’ye 29 harften oluşan 29 bölüm. Dolayısıyla parça parça yayınlanmaya müsait bir kitaptı. O kitabın da şanssızlığı… RPM Radar’da çalışırken eski patronum Paul McMillen’ın İyi Şeyler Yayınevi vardı. Bu kitap da İyi Şeyler Yayınevi’nden çıktı. Bay Paul kitabın fikrini çok beğenmişti, biz basalım, dedi. Fakat kitap basıldığı ay yayınevini kapattı. (gülüşmeler) Kitap aralıkta basıldı ve yılbaşında yayınevi kapandı. Dolayısıyla, pek çok arkadaşım kitabın basıldığını bile benden öğrendi. Doğru dürüst dağıltılmadı ve çok az insan basılıyken okudu. Zaten 2000 adet kadar basılmıştı.
Yani şu an basılı örneğine ulaşamıyor muyuz?
Şu an sahaflarda çok ender bulunuyor. İnternette bir tane bulduk mesela geçen gün. Eski bir hali… Basılı hali yok. Yeniden bastırmak için de tam uğraşmadım yani. Belki uğraşsak basılır fakat internetten yayınlattığımda çok hoş ve olumlu tepkiler aldım. Birçok insan takip edip, mesaj atarak <Şimdi ne olacak?> gibi meraklı sorular sordular yeni bölümü beklerken. Aslında sosyal medya dediğimiz şey, başlı başına bir güç oldu bence. Geleneksel medyayı bile sıfırlama şansı var, yani onun üstüne çıkma şansı. Dediğim gibi, önemli bir konuda yazdığınız bir şey, herhangi bir köşe yazarı kadar -bazen ondan fazla- okunabiliyor, tepki çekebiliyor. Bir köşe yazarının hükmü artık ne kadar? Onu bilmiyorum.
Peki sizin özellikle takip ettiğiniz ve GriZine okuyucularına önermek istediğiniz sosyal medya platformları var mı?
Hangi birisini saysam öbürünün hakkı kalır. Yani şöyle söyleyeyim evdeysem ve yazma anında değilsem -yazarken bazen modemi kapatıp yazıyorum, çünkü; internet çok zaman allıyor, tuzak. Mesela Twitter’a bir bakayım dediğim an, bir saat bir anda uçuyor yani. O yüzden eğer çalışıyorsam kapatıyorum modemi, öyle çalışıyorum bilgisayarda. Ki giremeyeyim internete diye (gülüşmeler)
Ama çalışmıyorsam ve evdeysem sabah çayı koymakla beraber bilgisayar da açılıyor evde. Ve n’aparsam yapayım, atıyorum; yemek yapıyorum, ev topluyorum veya arkadaşlarım gelmiş oluyor, ama; o bilgisayar hep açık bir şekilde orada duruyor. Burada üç gündür internete giremiyorum diye ellerim titriyor mesela. (gülüşmeler)
Televizyon hiç seyretmiyorum, dış dünya ile tüm bağlantımı internet üzerinden sağlıyorum, diyebilirim. Bırakmak istiyorum. (gülüşmeler) En azından azaltmak istiyorum… Bir yandan da -sadece ben değil, birçok insan için geçerli- gerçek hayatın, gerçek ilişkilerin yerini alıyor bile diyebiliriz, çünkü; birbirimizi internette tanımak gerçekten daha kolay ve güzel… Ben bu yaşa kadar hayatımı daha çok okumak ve yazmak üzerine kurduğum için; internette birini tanımak, internette sohbet etmek veya oradaki şey üzerinden tartışmak, konuşmak bana çok güzel geliyor. Dolayısıyla sürekli daldan dala atlıyorum. Bir tane değil, bin tane yer var baktığım.
Stumbleupon diye bir şey var . Bir site değil bu, bir platform. Ama kendi sitesi yok. Oraya üye oluyorsun ve ilgi alanlarını seçiyorsun. Örneğin; sanat, çizgi roman, heykel, edebiyat İngiltere, Shakespeare, İstanbul gibi. Sonra bir program indiriyorsun. (Firefox kullanmanız lazım ama) sonra zap yapar gibi, ona her bastığında, senin ilgi alanlarınla ilgili aklına gelmeyecek siteler yolluyor sana. Böyle söyleyince basit oldu. Bunu tecrübe etmek lazım.
Yani araştırma ile zaman harcatmayıp bir seferde sunuyor ne istiyorsak?
Evet. Sayfada kullanıcıların beğenmesi için butonlar var: Like ya da unlike şeklinde. Orada like a bastığında en çok like edilen siteleri sana sunuyor. Ama daha önce seçilmiş olan ilgi alanları dahilinde… Gerçekten insanın aklına gelmeyecek çok güzel siteler var internette. Normalde onları arayıp da bulmanın imkan yok. Benim için Stumble upon şöyle bir, dört beş senedir televizyonun yerini aldı, yani tamamen. Onu zaplıyorum. Boş kaldığım zaman internette sürekli stumble stumble stumble… Hatta bazen bırakamayacak hale geliyorum yani. (gülüşmeler) Bir sürü ilginç fikri de oradan buluyorum ama.
Nar 7. Filminiz. Yedi filmden sonra 21 yaşında yazdığınız ilk senaryonuz Teyzem’i yeniden çekmek istediğiniz hakkında duyumlar alıyoruz. Niçin bu istek?
Teyzem, benim kendi hayatımdan kaynaklanan bir hikaye. Ben teyzemle aynen öyle yaşadım evde. Dolayısıyla çok özel tarafları var benim için. İlk çekildiğinde çekilmesine ön ayak olan arkadaşlarımdan biri vardı; Leyla Özalp. Atıf Yılmaz’ın yardımcı yönetmeniydi o zaman. Leyla, senaryoyu çok beğenmişti fakat filmi beğenmedi. <Ya Ümit bu olmadı. Sen bunu 4-5 sene sonra yönetmen olup, kendin çekersin> demişti. Sonra üzerinden 25-26 sene geçti. (gülüşmeler) İlk film tabi ki çok başarılıydı. Teyzem film olarak, seyirciyle ciddi bir ilişki kurmayı başaran bir filmdi. Halit Refiğ, hikayenin ruhunu iyi anlamıştı bence. Fakat Refik’in bakış açısı, benim yapmak istediğim şeyden çok farklıydı. Şimdi yeni yaptığım filmlere bakarsanız anlayacaksınız, daha fazla mizah var. Daha doğrusu; en trajik anlarda bile komik unsurlar var. Hayat gibi yani. Halit Abi her şeyi çok ciddiye alarak ve tam bir trajedi havasında yaptı. Halit Abi’nin o bakış açısıyla, benim dünyam arasında ciddi bir fark var. Bir de -kendi dönemi için bile- yapım şartları açısından kötü bir filmdi. Aynı dönemde, aynı sıralarda yapılmış Zügürt Ağa ya da Teyzem’in hemen sonrasında yapılan Muhsin Bey’e bakıldığında teknik olarak çok daha iyiler… Teyzem kendi zamanı için bile, sanki 1970’lerin filmi gibi duruyor. Mesela filmdeki çocuk 7 yaşında ve 14 yaşında aynı, büyümüyor filmin içinde. Bir tek gözlük takılıyor çocuğa, büyümüş oluyor falan… Bazı yerlerde oyuncular inanılmaz kötü… O yüzden şimdiki kuşağa hitap etmiyor. Ben, o hikayenin çok evrensel olduğuna ve düzgün yapım şartlarıyla yeniden yapılsa, şimdi 20 yaşında olan ve hatta daha genç insanlara da hitap edeceğini biliyorum, ama; o film o kuşağa şimdi hitap etmiyor. İnandırıcı gelmiyor yani, çünkü; tekniği çok kötü, eskide kaldı.
Aynı senaryo üzerinden mi yola çıkacaksınız, yoksa bazı değişiklikler olacak mı? Filmin geçtiği zaman mesela?
Senaryoda gerçek olaylardan yola çıktığımız için; çatısı değişmeyecek. Hikaye yine hemen hemen aynı kalacak. Fakat anlatımı değişecek. Yönetmenin bakış açısı çok farklı olacak. Bugünün seyircisine veya yurtdışındaki seyirciye de hitap edecek bir teknik kalite sağlamak lazım. Şöyle söyleyeyim; benim eski eşim örneğin Anlat İstanbul’u, 9’u çok beğendi. Nar’ı da çok beğendi. Fakat Teyzem’i seyredemedi. Çünkü; yabancı seyirci teknik olarak öyle bir filmle karşılaştığında hemen reddediyor. Devam ettiremiyor yani. Türk seyircisi o teknik durumu bir ön kabul olarak alıyor, <Evet, o zamanlar öyle filmler yapılıyordu.> diyor ve onu kusurlarıyla kabul ediyorlar. Türkiye’de <Ahh, bu filmin tekniği kötü bakamayacağım.> demiyorsun yani. O haliyle seviyor Türk seyircisi ve öyle seyrediyor. Ama bir yabancı seyirci için ilk dikkat çeken şey; o teknik mükemmeliyet. Eğer onda bir eksiklik varsa, en baştan kaybediyor film, seyredemiyorlar.
Şimdi yapımcı arıyoruz hala film için, bu yıl çekmeyi çok istiyorum. Bu yıl derken; 2012’de. Teyzem için Şebnem Bozoklu’yu düşünüyoruz. Onunla birlikte yapımcı arıyoruz. Ama bir yapımcı projeyi çok sevdiği halde, bizi reddetti. Başka işleri varmış. Başka bir yapımcıya yönlendirdiler, onlardan cevap bekliyoruz. Olursa çok severek yapacağım. Bakalım, merak içindeyim yani.
Daha vaktiniz var gibi görünüyor, Nar da aslında yoluna yeni başladı.
Sinema yapmanın da böyle acılı bir tarafı var. Filmi yazıyorsun, çekiyorsun, fakat ilk gösterimlerden sonra <Benim için filmin kaderi belli oldu artık.> diyorsun ve o film bitiyor. (gülüşmeler) Şimdi daha seyirciyle yeni buluşacak ve geniş seyirci kitlesiyle yeniden tepkiler oluşacak fakat benim için bitti yani. Yeni bir şey yapma sırası artık benim için.
Teşekkür ediyoruz GriZine ailesi olarak. Nar’a güzel yolculuklar Teyzem’e iyi şanslar diliyoruz öyleyse.
Ben teşekkür ediyorum.















[...] ‘Kısadan Uzuna’ bölümü, bu yıl çok keyifli bir röportaj yaptığımız yönetmen Ümit Ünal‘ı konuk ediyor. Uzun metraj filmlerinden sonra kısa [...]