[LIFF] Emek Sineması’nı Hyde Park Picture House’da bulmak
3 Kasım akşamı “Wuthering Heights” filminin galasıyla, büyük bir açılış gerçekleştiren Leeds Uluslararası Film Festivali‘nin yedinci günündeyiz. İlk beş günde neler mi gördük?
7 Kere Yorkshire!
Yorkshire’de doğan İngiliz yazar Emily Bronte, “Uğultulu Tepeler“i Yorkshire’de yazdı. Hikayesi Yorkshire’de geçen kitabı, İngiliz yönetmen Andrea Arnold ise yine Yorkshire’de filme uyarladı. Film, Leeds Film Festivali dahilinde Yorkshire’de gösterildi..Ve -en önemlisi-GriZine olarak biz, Yorkshire’deydik! Öyleyse: Viva Yorkshire!
3 Kasım’daki açılış galasında; şehrin birçok yerinden saatini görüp, yönünüzü belirleyebileceğiniz Town Hall’ın kocaman ve tarih kokan salonu, tabir-i caizse; “iğne atsan, yere düşmez” halindeydi.
Bu kadarını beklemediğim bu “aşırı ilgi”yi görünce çokça sevinip, Türkiye festivalleri için de her daim, böyle yoğun ilgiler dileyerek, etrafı gözlemlemeye başladım. Salona girmeden hemen önce, Town Hall’da her akşam karşılaşacağım, festival partneri; Genuine Kahlua, biz seyircilere, tüm misafirperverliğiyle, film öncesi farklı tatlar sunarak, keyfimizi bir kat daha artırdı dersem, hiç yalan olmaz gerçekten!
“Wuthering Heights” gösteriminde, film başlamadan hemen önce, yönetmen Andrea Arnold konuşmasını yaparken, film ekibinin tezahürat, alkış, ıslık gibi gösterdikleri reaksiyonlar seyirciyi fazlaca rahatsız etti. Öyle ki; bir ara, yönetmen, kendi film ekibini uyarmak durumunda dahi kaldı. İzleyici için “çirkin” denebilecek bu başlangıç, film perdede akmaya başladığında çabucak unutuldu.
The Day The Earth Stood Still
4 Kasım günü, Türkiye festivalleri gibi, öyle sabah 10.00 ya da 12.00 matinesi olmayan Leeds Film Festivali’nde, üç film izleyeceğim salon, yine, Town Hall’un büyük salonuydu. Bir önceki gala gecesinin yoğunluğu üzerine, yine bir kalabalık bekleyen ben, o dev salonda, festival ekibinden üç kişi dahil, sadece 20 izleyici görünce, epeyce şaşırdım yeniden tabi.
Bana göre, “Fenomenon” bölümünden yönetmen Robert Wise’ın 1951 yapımı bilim-kurgu filmi “The Day The Earth Stood Still”i beyazperdede görmek inanılmaz mutluluk verici bir şeydi! Bilim-kurgu filmlerinin sinema perdesinde izlenmesi gerektiği inancım, bir kez daha pekişt, diyebilirim.
“Ben konsere konser demem, konser benim olmadıkça”
Sigur Ros’un Heima’dan sonraki albüm-filmi Inni’nin gösterileceği suare, gündüze nazaran bir hayli yoğundu. Bunun direkt olarak Sigur Ros hayranlığıyla ilgili olabileceğini düşünülebilir. Ancak fark ettim ki, salonda her yaştan Leeds sakini mevcut! Örneğin yaşlıca bir amcanın gelip, festival görevlilerine: “Ne gösteriliyor bugün çocuğum?” demesi ve cevabı dinlemeden “Tamam, tamam” diyen kafa hareketiyle filme girmesinin de yüzümde ufak tebessümlere yol açmışlığı var!
Vincent Morisset’in yönettiği ve iki günde Alexandra Palace’de kaydedilen film, Sigur Ros hayranları için resmen paha biçilemez bir hediye! Filmde, her performans sonu, konseri gerçekten izleyenler –yani perdedeki seyirci- gibi, siz de alkış tutmak istiyorsunuz. Ama o an fark ediyorsunuz ki, bir sinema salonunda film izlemektesiniz. Bu ani coşkuyu hemen bastırıyorsunuz sonra.
“Kendini konserdeymiş gibi hissetme”, “alkış tutma isteği” gibi tepkimeler filmin çok iyi olduğunu işaret ediyor olabilir; ancak çok sevdiğim bir müzik grubunun performansını canlı izlemek yerine, canlıymış gibi izliyorsam; onları canlı canlı karşımda göremiyorsam; onlar her parça bittiğinde bana birkaç kelimeyle seslenmiyorsa; ben konsere konser demem arkadaş!
Alfred Hitchcock’un Psycho’su
5 Kasım, festivalin üçüncü gününün en önemli kısmı Alfred Hitchcock’un Psycho’sunu beyazperdede izlemekti. Bu ulvi görevi dikkatlice yerine getiren bir avuç Leeds insanıydık yeniden. Filmi adımız gibi bilmemize rağmen, yeniden heyecanlandık, yeniden merak etik, yeniden korktuk! Ve film bittiğinde yeniden mutlu olduk!
Psycho öncesi “World Animation Competition” dahilinde; İngiltere’den, Amerika’ya; Fransa’dan Polonya’ya; Almanya’dan Kanada’ya birçok ülkeden animasyon film seçkisi izlerken aklımdan geçen şey bir Türk yapımını da bu perdede görebilmekti ancak seçkide bir Türk yapımı yoktu ne yazık ki. Bu bölümün en dikkat çekici filmi ise; Spike Jonze’un yönetmenliği Simon Cahn’la paylaştığı kısa animasyon “To Die By Your Side” idi fikrimce.
Spike Jonze: Mourir Auprès de Toi on Nowness.com.
Hyde Park
Pazar günü rehavetinin Leeds’i dört koldan sardığı ve kuzey soğuğunun homojenleştiği anda, bir film festivali olması ne güzel!
6 Kasım günü, festival başladığından beri yolumun başka salona düşmesine engel olan film seçkim, sonunda beni Hyde Park’a sürüklemeyi başardı:
İstanbul’un Emek’i; Leeds’in Hyde Park Picture House’si
Leeds’e geldiğimden beri içinde film izleme fırsatı bulamadığım; ama, dışından çok kez geçip; “ay ne sevimli bir bina buuuu!” dediğim; birçok İngiliz arkadaşımın övgüyle bahsettiği salon; Hyde Park Picture House’daydım!
İçeri girdiğim an; kendimi Emek Sineması’nda hissettim. Leeds’in, dışarıdan bakıldığında Emek’e benzer bir yapısı olmayan bu tarihi ufak sinemasının, Emek Sineması’yla duruşu, sıcaklığı, iç dekoru, ışığı, tutup bırakmadığı geçmişi o kadar aynıydı ki; duygulanmamak elde değildi benim için. Henüz Emek’in keyfini çıkartamadığımızı düşündüğüm ben ve benim jenerasyonumun, geçmişi içinde barındıran ve koruyan böyle bir salonda film izlemeye neden hakkı yoktu? Neden bu salonda büyümüşler bu salonda yaşlanamıyordu?
Ben, bu gibi sorular/öfkelerle dolmuşken ve salonun atmosferini, dekorunu koklarken; perdede akmaya başlayan, yarışma filmlerinden “New Jerusalem”e –ne yalan söyleyeyim- hiç konsantre olamadım açıkçası…
Sonuç olarak ise; eve dönüş yolumda da, halen düşündüğüm tek şey; “Emek Sineması” oldu bu sebeple…












[...] İngiliz yönetmen Andrea Arnold’un edebiyat uyarlaması son filmi “Wuthering Heights”(2011); daha evvelki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi, festivalin açılış gala filmiydi. Hayatını Yorkshire’da geçirmiş [...]