Sıcakkanlı Buz Adalılar
17-20 Mart Paris’te “Air d’Islande” (İzlanda havası) adıyla bir İzlanda Kültür Festivali olarak türlü etkinliklerle geçerken sanmayın ki parizyenler bundan haberdar bir şekilde kuzeyli kıtadaşlarını takip ediyorlardı. Bu şehirde araştırma yapmak, gözü dört açmak yetmiyor, bir süre sonra iz sürmekten yorulunca etkinlik gelip sizi buluyor, kapınızı çalıyor, kendini içeri davet ettiriyor.
Festival kapsamında Reykjavíkli hemşehriler Feldberg, Hjaltalín ve Lay Low‘un sahne alacağı La Flèche d’Or, 90′larda bir grup güzel sanatlar öğrencisinin müzikhole dönüştürdüğü, Paris’in ilk göç aldığı yerlerden olan gözünü sevdiğim 20.bölgede eski Charonne Tren İstasyonu’nun yerine konuşlanmış nadide bir mekan. Konser alanı daha dolmadan cam bir kapıdan geçip kot farkından kaynaklanan yüksekliği algılayınca altımızdan rayların aktığını görmek oldukça heyecan vericiydi. Eskiden bu hat her gün Kuzey Paris’i Calais ve Douvres’dan geçerek Londra’ya bağlarmış ve trenin adı da işte Flèche d’Or’muş (altın yay) meğer. Velhasıl her yer adında bir bit yeniği aramak meyvelerini bu şekilde veriyor sanırsam.
Lay Low Lovísa Elísabet Sigrúnardóttir sahneye bizi bezgin sevimliliğiyle bağladı diyebiliriz. Çoğunlukla İngilizce olan şarkılar hayattan bıkmış usanmış bu genç kadının mikrofonundan çıkıp yavaştan yerinde duramamaya başlayan seyirciyle buluştuğunda ortamda bir nevi “Hadi yeter güzelim daha hareketli kim varsa o gelsin” havası esti. Lay Low da durumunun farkında olacak ki “Tamam gidiyorum zaten” deyip alkış ve teşekkürlerle sahneden indi.
Feldberg sahneye çıktığındaysa kuzeyli olduklarını bilmesek, melodilerin benzerliğinden filan değil ama sıcaklık açısından neredeyse Latin rüzgarları estirdiler diyebilirdik. Rósa Birgitta Ísfeld inanılmaz enerjisi, renkli kolsuz giysisi ve de enteresan saç şekliyle “Ne içtiysen bize de ver!” dedirtti. Dreamin’‘de 3 dakika boyunca alkışla tempo tutmamız da bunun bir göstergesiydi. Zaten Icelandair uçağa yolcu alırken bu şarkıyı kullanıyormuş. Sevimli aksanıyla La Vie en Rose’u söyleyen Rósa Birgitta Ísfeld “Adım Rosa ya, o yüzden söyledim işte.” diyerek Fransız seyircinin kalbine girdi.
Sıra Hjaltalín‘e geldiğindeyse az daha İzlandaca dile geliyorduk diyebilirim. Neden assolistlerin en son çıktığını da anlamış olduk. Saflar sıklaştı ve ellerinde koca biralarla sahneyi görmemizi zorlaştıran uzun boylu İzlandalı seyirci coşa geldi. Türk arkadaşlarımla gittiğim bu konserde grubumuzda konuşulan dilin ne olduğunu anlayamayan bir grup, seslerini duyurmak için bize İzlandaca bağırmaya başladılar. Sanırım beden dili burada devreye girmiş olacak ki herkes birbirine güldü ve soğuk yerde yaşasalar da ne kadar sıcak insanlar olduklarını anlamış olduk. Tempoyu doruğa taşıyan ve Lay Low ve Feldberg’in aksine İzlandaca’dan taviz vermeyen grup gecenin kapanışını yaptı.
İşte o gün bugündür Högni Egilsson’u hangi ana doğurmuş, onu merak etmekteyim.












Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!