Urbanbugs heryerde!
Urbanbugs ile heryerde karşılaşıyorsunuzdur da Aykut Alp Ersoy yönetmenliğindeki Urbanbugs belgesel filmi ile muhtemelen Akbank Kısa Film Festivali ve Manisa Altın Üzüm Film Festivali’nde karşılaşmış olabilirsiniz. Kendisi 1984 doğumlu, Göztepe İzmirli, günde 2 film izleyen, Kore sinemasını yakından takip eden, genç bir yönetmen. Onunla tanışıklığımız ise Akbank Kısa Film Festivali kapanış kokteylinde, Ayşim Türkmen filmi Selahattin’in İstanbul’u ile paylaştığı en iyi belgesel ödülü ile oldu. Kendisi ile keyifli bir röportaj yaptık…

Sizin bir street art geçmişiniz var mı?
Lise yıllarında uzun süre Graffiti ile ilgilendim ama sadece defterlere skeç olarak. Bir kere duvara çalışmak istemiştim ama onda da polise yakalanmış, biraz da dayak yemiştim : ) Korkutmuş olacak ki bir daha hiç duvara Graffiti yapmadım ama uzun yıllar boyunca sokaklara yazılar yazdım ama bunlar daha çok tuttuğum futbol takımının ismi gibi şeylerdi. Herhangi bir estetik kaygı ya da sanatsal amaç güdülmeden sadece propoganda amaçlı şeylerdi ama yine de o spreylerin kokusunu, gece boş sokaklarda çıkardığı sesi ve o heyecanı çok iyi biliyorum.
Ne kadar sürede, nerelerde çıktı belgesel?
Belgeseli kurmacadan ayıran şey sürekli kendi içerisinde gelişmesi hatta yeni konular çıkarması. Tam noktayı koydum dediğiniz anda yeni bir şeyler çıkabiliyor ve tabiri caiz ise film kendi içinde bir film doğurabiliyor. Bu bağlamda bir belgeselin süresini en başından kestirmek her zaman için çok zor. Bu filmde ben 2-3 aylık bir araştırma, iletişime geçme sürecinden sonra çekimlere başlayabildim. Çekimleri farklı aralıklarla 3 hafta kadar sürdü. Montaj aşaması ki en zorlu aşama 2 ay civarında sürdü.
Filmde şehirler, muhitlerden ziyade kişiler üzerine yoğunlaşmaya çalıştım çünkü Türkiye’de henüz böyle bir bölgesel ayrım yok. Ayrım derken; Amerika’da veya Almanya’da büyük şehirlerin kendilerine has stilleri var onları diğer şehirlerden ayıran ama dediğim gibi Türkiye’de henüz böyle bir kültür oturmadığı için hatta belli bir stil oturmadığı için şehir veya semt ayrımına gitmedim sadece işini iyi yapan insanlarla görüşmeye çalıştım ama bilindik yerlerin dışında Graffiti için özellikle Güngören’de biraz da belediyenin katkıları ile çok güzel işler vardı. Fakat bu konu da biraz meşakatli bir mevzu yani devlet eli ile Graffiti ve diğer sokak sanatlarının evcilleştirilmesi. Aslında Graffiti’nin uzun ve zahmetli bir yapım süreci olması ve “pahalı” boyalarla icra edilmesi sebebi Türkiye’de bir çok kişinin kafasında tasavvur ettiği gibi bir “yeraltı” ortamı yok. Çoğu kişi ilk başta küçük çaplı illegal işlerle başlasa da yeteneklerini tam anlamı ile göstermek için belediyenin izin verdiği yasal izinli duvarlarda ya da okul veya kafe duvarlarında çalışmayı tercih ediyor. Gözlemlediğim kadarı ile Street Art’çılar ise bu evcilleştirmeye daha soğuk bakıyorlar ve bağımsız olarak işlerini yapmaya çalışıyorlar. Bunun bir çok sebebi var. Örnek olarak Stencil’ın yani şablon tekniğinin Graffiti’ye oranla çok çok daha hızlı bir şekilde uygulanabiliyor olması. Güzel bir Graffiti için ortalama 5-6 saat uğraşmak gerekirken şablon ile derdinizi 1 dakika içinde anlatabilirsiniz. Bu da o evcilleştirme sürecinin dışında kalma özgürlüğü veriyor yapanlara.
Street Art “sanat”lığı ve sosyolojik tarafını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tarih boyunca insanların kendilerini ifade ettikleri yer her zaman için sokaklar olmuştur. Sokak sanatlarını da önemli kılan şey bu zaten. Çünkü sanatın tuvalden çıkıp hiç bir sosyal veya siyasal sınıf ayrımı olmadan sokağa çıkmasını simgeliyor. Hiç bir otoriteye bağlı kalmadan her boş duvarın tuval ve isteyen, yeteneği olan herkes kendi tuvalinin ressamı olabildiği bir özgürlük. Fakat bu noktada “kamusal alan” diye apayrı bir konu devreye giriyor ki sokak sanatlarını başlı başına sosyolojik bir mesele haline getiriyor. Özel mülk, ortam yaşam alanı ve bireysel özgürlük gibi kavramlar birbiri ile çatışıyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Graffiti mi, stencil mi yoksa duvar resmi, sticker mi? Hangisi en çok ilginizi çeker?
Hepsinin kendisine has bir güzelliği var ve hepsi bu skala içerisinde bir renk ama ben daha çok örneklerini Brezilya’da çok gördüğümüz foto-realistik çalışmaları çok seviyorum ve Türkiye’de görmek istiyorum.
Hangi yönetmenleri takip edelim dersiniz? Sizin kendinize kılavuz belirlediğiniz isimler var mı?
Bu tamamen yemeği tuzlu veya baharatlı sevmek gibi tamamen sizin zevklerinize kalmış bir şey. Benim için Giuseppe Tornatore en önemli isimlerden birisi. Her filmi benim için ayrı bir masal ve ilham kaynağı. Onun haricinde Frank Darabont, Bernardo Bertolucci, David Fincher, Kim Ki Duk; Türk’lerden de Fatih Akın ve Yavuz Turgul çok sevdiğim isimler.
En son izlediğiniz belgesel?
E:60 From Russia with Sharapova. Maria Sharapova’nın ailesinin Çernobil’den kaçışlarını ve kızlarını tenise yönlendirmelerini anlatan kısa bir belgeseldi.
Urbanbugs Türkiye’de festivallere katılmaya devam ediyor. Aykut Alp Ersoy filmi uluslararası bir boyuta taşıyıp Avustralya ve Almanya’da da gösterilmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Ulaşılamayan, belgeselin içine katılamayan birçok yetenekli isim var tabi. Ama Urbanbugs’in içinde karşılaşacağınız isimlerin arasında, muhtemelen sokaklardan aşina olduğunuz KMR, Tab, Funk, Lakormis, Cins, Boya, Rad, Omeria, Pet05 gibi isimler var. Hem yaptıklarını, hem nedenlerini, hem sokağın, sanatın onlar için ne ifade ettiği keyifli bir dille anlatıyorlar. Hepsinin derdi aynı: Söylemek istedikleri şeyler var.






Çok güzel bir röportaj ellerinize sağlık…