Belle&Sebastian’ı doğduğu topraklarda izlemek
Hayır, Cécile Aubry’nin Belle et Sébastien’ini hiç okumadım. Belle&Sebastian ismiyle ilk karşılaşmam ise 2000 yılına tarihleniyor. İnternete olan kısıtlı ve düşük hızlı erişimimizin henüz hayatımıza mp3 kavramını sokamadığı, müzik arşivimizi Kadıköy’den satın aldığımız ahşap tezgah cdlerinin oluşturduğu dönemde; kapağında tuhaf bakışlı, ikiz kız fotoğrafının olduğu CD dikkatimi çekmişti. Fold Your Hands Child You Walk Like a Peasant isimli Belle&Sebastian albümünü o dönemin parasıyla yanlış hatırlamıyorsam 5 milyon liraya almıştım. Ertesi gün okul yolunda discman’in ilk çaldığı kayıt I Fought In A War’dı ve üniversite hayatının ilk senesindeki ben için yeterince vurucuydu.
1996’nın başında Glasgow’da biraraya gelen Belle&Sebastian; Tigermilk, If You’re Feeling Sinister ve The Boy With The Arab Strap’den sonra 2000 yılında 4. albümü Fold Your Hands Child, You Walk Like a Peasant’ı yayımlıyordu. Sene başına 1 albüm ortalamasıyla ilerleyen Belle&Sebastian; 2002’de Storytelling, 2003’de Dear Catastrophe Waitress ve 2006’de The Life Pursuit ile Britanya indie-pop’unu domine eder hale gelmişti.
Stuart Murdoch’ın önderliğindeki grup, hem üye sayısı, hem de çalınan enstrümanlar bakımından oldukça kalabalıktı. Bu durum Murdoch’ın; kader, din, günlük yaşam, olağan şeyler, olağan olmayan şeyler ve tabi aşka dair şarkı sözleriyle birleşince son dinleyici üzerinde de oldukça kalabalık ve çeşitli ruh hallerine sebebiyet veriyordu. Stuart Murdoch’ın alabildiğine berrak sesi, ekibin çoklu-enstrümancısı (keman, blokflüt, yan flüt, stylophone, vs vs.) Sarah Martin’in vokalleri ile birleştiğinde dört mevsimin her biri için ayrı bir İskoçya zihinlerde yer ediniyordu.
Belle&Sebastian’ın herhangi bir albümünün herhangi bir kaydı, dinleyen kişinin o anki halet-i ruhiyesinden bağımsız değildir. Get Me Away From Here I’m Dying dinlerken, yüzünüzde alabildiğine geniş bir tebessüm belirebilir. Ya da “I always cry at endings” derken, bu tempodaki bir şarkının sonunda gerçekten ağlıyor olmanız da gayet muhtemeldir.
Ve nihayetinde, İstanbul’da izleyebilme umudumu çok önceden yitirdiğim bu gruba dair bir hayalimin peşinden gittim: Uzun bir aradan sonra 2010’da dünya turnesine çıkan Belle&Sebastian’ı son durağı, kendi toprakları Glasgow’da, zorlu kış şartlarında ziyaret ettim.
Manchester Piccadily istasyonundan trene bindiğinizde Glasgow’a ulaşmanız 3,5 saat sürüyor. Bu seyahati 19 Aralık’ta yapıyorsanız, güney-kuzey hattındaki İngiltere ve İskoçya coğrafyasını karla kaplı olarak geçmeniz çok yüksek ihtimal. Tren yolculuğu boyunca grubun son stüdyo albümü Write About Love’ı birkaç kez itina ile dinledim. Stuart Murdoch, 1996’daki hissiyatından ve heyecanından hiçbirşey kaybetmemiş. Kendisinin halen aynı berraklıkta anlatacak hikayeleri ve aşka dair söyleyecekleri var. Müziklerini bugün de, belirli bir zaman dilimiyle tanımlamak veya sınırlamak mümkün değil. Yürüdükleri çizgide radikal değişikliklere gitmedikleri için kendilerini ilk dinlediğimden 10 sene sonra dahi zihnimde mevsimsel İskoçya resimleri çizmeyi başarıyorlar. Tam o sırada gözünüzü açtığınızda kendinizi Glasgow’da bulmak ise tarifsiz…
Konserin gerçekleşeceği Barrowland Ballroom, isminden de anlaşılacağı üzere bir balo salonu. Açıkçası bu salonların 80′lerde sonlandığını zannediyordum, yanılmışım. Barrowland 1934’de inşa edilmiş. 1958’deki yangında hasar görmüş, 1960’da bugünkü halini almış. Ve bugünkü hali 1960’dan bu yana pek değişmemiş. Balo salonuna çıkana kadar sizi karşılayan, vestiyer, tuvaletler, ufak büfe, mütevazi bar, ayna kaplı duvarlar kesinlikle bu yüzyıla ait değil. Konserin gerçekleşeceği balo salonu ise yüksek tavanlı, ahşap zeminli, güzel akustiği olan bir mekan. Kısacası Belle&Sebastian konseri için Glasgow’daki en manidar mekan burası.
İskoçlar, etkinlik düzenleme konusunda bizden daha disiplinliler. Tam 19:00’da kapılar açıldı. Saat 20:00’de bir başka İskoçlu grup Remember Remember sahne aldı. Kayıtlarında vokal kullanmayı tercih etmeyen, epic-sound diyebileceğimiz bir tada sahip grup 45 dk. kadar sahndede kaldı. Saat tam 21:00’de ise Belle&Sebastian tam kadro olarak sahnenin mredivenlerini çıkmaya başladı. Stuart Mordoch, Stevie Jackson, Sarah Martin, Chris Geddes, Richard Colborn, Mick Cooke ve Bobby Kildea ile sahnede beliren ekibe bu turnede Sarah Wilson viyolonsel ve vokalleriyle destek veriyordu.
Barrowland ilk olarak Sarah Martin’in vokalleriyle aydınlanmaya başladı. Setlist’in ilk kaydı, şaşırtıcı olmayacak şekilde son albümleri Write About Love’ın açılış parçası I Didn’t See It Coming’di. Stuart Murdoch’ın o naif sesini duymaya başladığımızda kendisi kırmızı ekose gömleği, fuları ve büyük, kalın çerçeveli gözlükleriyle belirdi. Hemen sonrasında yine son albümlerinden Write About Love geldi.1 996’ya, herşeyin başladığı seneye gidip klasiklerden biri olan Like Dylan In The Movies çaldılar. Hemen akabinde yine son albümlerine dönüp I’m Not Living In The Real World’ü paylaştılar.
Yine son albümün amiral gemisi şarkılarından I Want The World To Stop ile devam eden konserde bu kayıttan sonra 1996-2003 döneminin içimize işleyen hitlerini tabiri caizse bizlere bahşettiler. The Fox In The Snow, Dear Catastrophe Waitress, Dirty Dream Number Two, The Boy With The Arab Strap, Judy And The Dream of Horsesarka arkaya Barrowland’e huzur kattı. Stuart Murdoch, etkinliğin sosyal sorumluluk tarafını da unutmayarak The Fox In The Snow’dan hemen önce seyircilerin arasına karışarak elindeki kova ile evsizler için seyircilerin tüm bozukluklarını topladı.
Glasgow, Belle&Sebastian’ın 2010 turnesinin son durağı olsa da Murdoch ve arkadaşları eve tekrar geri dönmüş olmaktan oldukça memndular. Öyle ki Murdoch; Dirty Dream Number Two’da 2 bayan 2 erkek seyiriciyle sahnesini paylaştı, The Boy With The Arab Strap’de hayranlarıyla birlikte sahnede dans etti. Sonunda ise bu 4 gence birer madalya iliştiriverdi Murdoch.
Stuart Murdoch, seyirciyle olduğu kadar ekibiyle de sürekli iletişim kurmayı seviyor. En yakınındaki Stevie Jackson’a sürekli takıldı, Sarah Martin ile eski Glasgow günlerini yad etti. Bir ara sahneye hallice bir barmen çıktı. Tüm ekibe bira dağıttı. Alkole karşı alerjisi olan Murdoch’ı epey bir azarladı. Derken 1998 tarihli The Boy With The Arab Strap albümlerinden Sleep The Clock Around geldi ve bis’e geçmek üzere seyircilerle kısa süreliğine vedalaştılar.
Buraya kadar sayabildiğim kadarıyla 16 parça çaldılar. Stuart Murdoch, uzun bir aradan sonra tekrar sahnelere hem de yeni bir albümle döndüğü için gayet keyifli gözüküyordu. Müzikal olarak ise kusursuzdular. Stevie Jackson ve Sarah Martin, bence çaldıkları enstrümanlardan ziyade vokalleriyle Belle&Sebastian için çok önemli iki isim. Bu turnede aynı zamanda cellist Sarah Wilson, viyolonsel ve klavyenin yanında pürüzsüz sesiyle de ekibe katkıda bulunuyordu.
İlk defa ahşap zeminli bir salonda, pardon balo salonunda konser dinleme şansı yakaladım. Bunun bir avantajı oluyor: Salondaki herkes ayaklarını ahşap zemine vurarak sahneden inen grubu geri çağırabiliyor. Belle&Sebastian’ın Glasgow’da, kendi vatandaşları önünde bunu geri çevirmesi düşünülemezdi. Tekrar sahneye çıktıklarında Get Me Away From Here I’m Dying ve Glasgow’un karlı gecesine tezat bir şekilde Another Sunny Day’i söylediler. Sonrasında ışıklar yandığında ise tüm salon yalnız kalmıştı. 2 saate yakın bir süre seyirciyle sürekli ilişki içerisinde olan, onların arasına katılan, şakılarını ve anılarını paylaşan Stuart Murdoch yoktu.
Belle&Sebastian’ın ilk albümü Tigermilk, 1996’da üç gün içerisinde kaydedilmişti ve sadece 1000 adet vinyl olarak piyasaya sürülmüştü. 400 tanesi raflara gönderilirken 600 tanesi ise dağıtılmak üzere ekipte kalmıştı. Satışlar o kadar azdı ki Stevie Jackson, albüm çıkış partisinde plakların bira kutuları arasında yerde gezindiğini hatırlıyor. Bugün ise, bizler Stuart Murdoch’ın, Glasgow’un belediye otobüslerinde yazdığı şarkıları duyabilmek için binlerce kilometre katetmeyi göze alabiliyoruz.
Bu arada… 2000 yılından, John Cusack’in başrolünü paylaştığı High Fidelity’de; Vinyl Championship plak dükanının sahibi Rob (John Cusack), naif çalışanı Dick (Todd Louiso) ve insanlara sadece kendi sevdiği grupların plaklarını satan Barry (Jack Black) arasında aşağıdaki diyalog geçer. Fonda çalan kayıt ise Belle&Sebastian’dan Seymour Stein’dır. Bizlere kronolojik değil de otobiyografik arşivlemeyi öğreten, bu yüzyılın müzik temalı en önemli filmlerinden High Fidelity’de Belle&Sebastian dinlemek ayrı bir mutluluk… Bu arada unutmadan; yazının başında bahsettiğim CD’nin kapağındaki ikizler, İzlandalı grup múm’un kurucuları ve eski üyeleri Gyða ve Kristín Anna Valtýsdóttir kardeşler.
Not: Belle&Sebastian 20 ve 21 Aralık tarihlerinde 2 konser daha gerçekleştirdi. 21 Aralık’taki senenin son konseri ise NPR’ın internet sitesinden canlı yayınlandı. Konserin videosu maalesef artık yayında değil ancak audio kaydına buradan ulaşabilirsiniz.







yazı çok çok güzel olmuş, teşekkürler! tabii kıskandık çok.
if they follow you, don’t look back like dylan in the movies!
[...] This post was mentioned on Twitter by burutay. burutay said: RT @grizine: Belle&Sebastian’ı doğduğu topraklarda izlemek http://ow.ly/3GeSI [...]