Notaların en birincisi “the do”
Ekim ayı ile erkenden kendini gösteren soğuk bir New York gününde nev-i şahsına münhasır Helsinki-Paris temelli müzik alimleri, nota dizesinin en birincisi the do, Hiro Ballroom’da şahane bir konser verdi. Konser ertesi Manhattan’ın gençlik aleminin buluşma noktası Union Square’de elmanın yarısı Dan Levy ile buluştuk, zira diğer yarı Olivia B. Merilahti New York’taki son gününde koşturma halindeydi. Dan’in isteği üzerine Barnes and Noble’ın kafesinde kısa bir röportaj yaptık. Evet, Dan New York’taki kitapçıları, oturup koridorlarda kitap okuyabilme olanağını, kitap kafeleri çok seviyor…
SALİHA: Olivia ile nerde, nasıl tanıştınız ve çalışmaya başladınız?
DAN: Ben zaten, Olivia’yla tanışmadan önce de film, tiyatro oyunları, çağdaş dans projeleri için müzik yapıyordum. 2004’te bir Fransız filmi için müzik yapıyordum, Olivia da aynı film için şarkı yazıyordu. Filmin prodüktörü bizden birlikte çalışmamızı istedi böylece birlikte üretmeye başladık. O filmden sonra başka birkaç film için birlikte çalıştık. Ve en sonunda 2006’da the do’yu kurarak birlikteliğe grup olarak devam etti kararı aldık.
S: Filmlerin yanısıra ayrıca bir yerlerde “On my Shoulder” şarkınızın bir televizyon reklamında kullanıldığını okumuştum.
D: Aslında o şarkıyı reklam filmi için yapmadık biz. Onlar şarkıyı dinlemiş, beğenmişler kullanmak istediler. Biz de “Niye olmasın?” dedik
S: Peki şu sıralar hiç film ya da reklam müziği projesi var mı, üzerinde çalıştığınız?
D: Hayır. Şu sıra öyle birşey yok… Zaten yeni albüm üzerine çalışıyoruz…
S: Hmm. Peki konuyu değiştirelim madem. Tüm okuyucuların da bildiği üzere 2008’de İstanbul Yeni Melek’te bir konser verdiniz. Mouthful’un turnesiydi galiba, değil mi?

D: Evet. 2008 sonunda oradaydık.
S: Nasıl geçti? Sevdiniz mi? Dinleyici nasıldı?
D: Çoook sevdik! Dinleyici muhteşemdi. Açıkcası bu kadarını beklemiyorduk. Biz belki 100 kişi ancak gelir diye düşünüyorduk. O kadar insanı görünce şaşırdık ve çok mutlu olduk. Süperdi!
S: Peki sana İstanbul’da sevdiğin ve nefret ettiğin üç şey nedir diye sorsam ne dersin?
D: Aslında çok uzun kalamadık İstanbul’da. Sadece iki gece için oradadaydık. Bu yüzden, şundan nefret ettim diye birşey diyemem. Herşey çok iyiydi.
S: Sahne, dinleyici, yemekler… Hiç birşey mi kötü değildi?
D: Hayır, hiçbirşey… Yemekler muhteşemdi, sahne, konseri izleyen kitle…. Herşey gerçekten çok iyiydi. Türk Kahvesi’ne bayıldık. Ünlü bir camii vardı. Oraya gittik. Neydi adı…?
S: Mavi Camii? Sultan Ahmet?
D: Fransızcaya benzer bir ismi vardı…
D: Aya Sofya?
D: Ah! Evet! Çok güzeldi. Müzik sokağını çok sevdim, 2 saat geçirebildim orda.
S: Müzik Sokağı?
D: Dar, küçük bi sokak vardı…Müzik aletleri falan…
S: Beyoğlu, Tünel’den bahsediyorsun.
D: Evet… Oradan birkaç tane Türk müzik aleti de satın aldım.

S: Peki New York? Muhteşem bir konser verdiniz dün akşam Hiro Ballroom’da. Gerçekten çok iyiydi. Peki New York hakkında ne dersin? Herhangi birşeyler var mı çok sevdiğin ve nefret ettiğin?
D: New York’u gerçekten çok seviyorum. Hiç bir şey söylemem nefret ettiğim…
S: Hiçbirşey? Mesela, Ben diyebilirim ki çoğu zaman pis bir koku var New York’ta.
D: Hayır! Ben seviyorum onu da! New York’un yaşadığına işarettir o bence. Sihirli bir şehir burası. Los Angeles gibi değil mesela. Los Angeles’a gitmiştik konser için ve hiç sevmedim diyebilirim. Korkunç bi’yer…
S: İnsanlar, mekanlar falan mı?
D: İnsanlarla ilgili bir problem yok… Sadece, bilirsin, burda sihirli birşey var, New York’ta. Ya da Paris’te. Belki Los Angeles rüyalar şehri, ama o kadar işte. Sadece bir gün ordaydık. Aynı gün “Bu şehri sevmedim!” dedim. Mesela Meksiko’ya gittik, orası da çok güzeldi, güzel vakit geçirdik. İnsanlar tehlikeli olduğunu söylüyorlar. Herkes “Sakın taksi tutma, sakın şurda yürüme, buraya gitme” deyip duruyor. Gerçi doğru, tehlikeli bir yer… Orda bir hikayemiz bile var.
S: Nedir?Anlatsana…
D: Gerçekten uzun hikaye… Taksi bizi öylesine bir yerde, sokağın ortasında bıraktı, gitti. Öyle birşey işte… Mesela bir keresinde gerçekten zor bir gece geçirdik. Kanada’ya gidiyorduk. Tur otobüsümüzle sabahın dördü ya da beşiydi, sınırı geçtik, uyuyoruz. Birden polisin sesi ile uyandık. Hepimizin kimliklerini kontrol etti. O sırada fark ettik ki davulcumuz ortalarda yok. Polise açıklamaya çalıştık ama bizi dinlemek istemedi. Polis merkezine götürüldük. Kimseyi aramamıza, kontak kurmamıza izin vermediler. Bir saat sonra bir baktık davulcumuz bir polis ile birlikte merkeze geldi. Aslında o da otobüsteymiş ama uyku sersemliği ile görmemişiz. Çok sinirlenmiştik, ama O’nu gördüğümüze de sevindik doğrusu. Bitmedi… Daha sonra polis bize ses mühendisimizin -kendisi Amerikalıydı- Kanada’ya giremeyeceğini söyledi. Neden olduğunu anlayamadık. Onun da bizimle sınırdan geçebilmesi için baya uğraştık ama en sonunda vazgeçtik. İyi şanslar dileyerek onu orada bırakarak yola devam ettik. Sonrasında ise 3 farklı festivalde onsuz çalmak zorunda kaldık. Tam bir dramaydı!
S: Peki hiç komik, eğlenceli birşeyler var mı aklına gelen?
D: Birsürü var aslında… Yaşarken değil de sonradan anlatırken güldüğün hikayeler… Komik geliyor işte yaşananlar. Biz çok problem yaşadık davulcularımızla. 3 kere davulcu değiştirdik. Mesela ikinci davulcumuzu da Helsinki’de havaalanında kaybetmiştik! Düşünebiliyor musun! Uçuşa çok az kalmışken davulcu ortalarda yok! Niye bilmiyorum!
S: Komikmiş gerçekten bu davulcu durumu…
Yeni bir soru sana: Herhangi bir grup ya da müzisyen var mı the do sevenlere önerebileceğin?
D: Tabi kesinlikle! Turlardan biri sırasında bir grupla tanıştık, Chicago’da. Beraber de çaldık, My Gold Mask. Bir kız ve erkekten oluşuyor grup. Kız çok iyi bir baterist ve aynı zamanda vokal. Bir de Kanadalı bir grup var, Random Recipe. Onlarla da bir kere çalmıştık. Bunlardan başka iki Fransız grubu önerebilirim: Miniscule Hey ve Kiss the Change.
S: Nelerden esinlenirsin? Herhangi birşey, herhangi bir an… Gördüğün, etkilendiğin ve “İşte bu!” deyip sana beste yaptıran herhangi birşey hatırlıyor musun?
D: Romantik bir durum yok aslında esinlenme denilen şeyde. Herşey olabilir. Ayakkabı, hava… Hava aslında romantik olabilir. New York bana ilham verir. Çünkü sadece bir tane var O’ndan…

Dan’le bir kelimeye bir kelime oyunu
Bir Kelimeye Bir Kelime oyunu nedir? Ben Dan’e bir dizi kelime okurum. Her kelimeden sonra Dan, O’na o anda kelimenin çağrıştırdığı kelimeyi düşünmeden söyler. İdealde oyun böyledir… Peki Dan’le nasıldır?
S: İlk kelime: Türk Kahvesi
D: Sert! Hani böyle kalbini çarptıran, küt küt ettiren!
S: Süt
D: Anne
S: East Village?
D: West Village
S: Björk
D: Hmmm. Benim için yaşayan iki önemli müzisyen var. Biri Björk diğeri Radiohead.
S: Brown Stone House / Kahverengi tuğla ev
D: Nedir o?
S: Aslında çok Amerikan birşey. New York’ta çok var. Genelde ailelerin yaşadığı, arkada bahçesi olan, birkaç katlı evler. Dışı kahverengi tuğla kaplıdır… Sana birşey ifade etmedi tabi…
D: Hayır. Hiç bir fikrim yok açıkcası.
S: Beyoğlu?
D: ….
S: Taksim? Hani Istanbul’da Yeni Melek’in olduğu yer. Meydan falan var… Hatırladın mı?
D: Aa evet hatırladım! İki saat geçirdim ben orda. Müzik sokağı…
S: Saklambaç
D: …
S: Hani çocukken oynadığımız bir oyun.
D: Ya ben hiç öyle oyunlar oynamadım!
S: Olivia olsaydı kesin birşey söylerdi bunun için!
D: Evet, kesin!
S: Sigur Ros?
D: Büyük hayranları değilim. Bir yıl önce bir festivalde Radiohead’den önce beraber çalmıştık. Onlar hakkında ne desem bilmiyorum. Bir anılar beni için…
Müziksiz bir hafta!
S: Geldik röportajın sonuna… Diyelim ki, bir haftalık bir tatil boşluğun var, bu sürede ne istersen yapabilirsin. Ama müzik dinlemek, üretmek ya da müzikle ilgili herhangi birşey yapmak yasak. Bu bir haftanı nasıl geçirirdin?
D: Hmm. Ben brikolaj-kendi başına yap (do it yourself) işleriyle uğraşmayı çok seviyorum. Birşeyleri tamir etmeyi, parçaları bütün haline getirme gibi teknik şeyleri, marangozluk falan gibi işleri seviyorum. Öyle şeyler yaparken hiç birşey düşünmüyorum. Çok komik geliyor Olivia’ya. Birşeyleri biraraya getirmeyi çok seviyorum. Bence müzik de aynı. Sesler duyuyorum. Onları kaydediyorum. Biraraya getirip birşeye dönüştürüyorum. Aynı şey. Olivia beni öyle tamir falan uğraşırken gördüğünde “Delisin!” diyor… Olivia da mesela ormanda, yeşillikte yürüyüşler yapmaya bayılır. İnsanları izlemeyi çok sever. Muhtemelen O’nun böyle bir haftası olsa, ormana yürüyüşlere gider o boş dönemde ya da bol gözlem yaparak geçirir vaktini…
S: the do’ya teşekkürler!
the do, alternatif, jazz, r&b her türden müzikten beslenen ve neşreden Helsinki’nin müzik adına verimli toprakları ve Paris’in güzelliği karması; şahane, genç, dinamik bir grup. Dinlenesi albümleri şimdilik “Mouthful”. Keyifle dinleyiniz!
-the do-
Olivia B.Merilahti: Vocals, Guitar & Keyboards
Dan Levy: Bass, Keyboards & Flute
Pierre Belleville: Drums & Percussions







[...] yıl aradan sonra tekrar İstanbul’dalar. 1 yıl aradan sonra ise karşımda. Hatırlarsanız Notaların En Birincisi: The Do başlıklı bir röportaj yayınlamıştık yaklaşık bir yıl önce. Orada Dan’in tatlı [...]